Hac ve Umre Genel Müdürlüğü | İletişim

Makaleler


Haccın Anlam Haritası - Prof.Dr.Mehmet Görmez

Ey Allah'ın misafirleri, aziz kardeşlerim;

Bizleri burada, huzurunda bir araya getiren Yüce Rabbime hamdolsun!

Sevgili Peygamberimiz, gerçek yol göstericimiz, gönüllerimizin sultanı Muhammed Mustafa'ya sonsuz salât ve selâm olsun!

Sevgili kardeşlerim!

Bir ömür boyu bu yolculuğu beklemiştiniz. Daha önce belki defalarca kalbinizi oralara göndermiştiniz, hayalen tavaflar etmiştiniz. Ama şimdi ise Allah nasip etti, buradasınız. Kendi ayaklarınızla buraya geldiniz. Günde beş vakit yöneldiğiniz kıblenize, Kâbe'nize, kavuştunuz ve kendinizi keşfe karar verdiniz.

Evinizden, yurdunuzdan, eşinizden, işinizden, çevrenizden, dostunuzdan ayrıldınız ve Hz. İbrahim'in, Hz. Muhammed'in (SAS) çağrısına karşılık vermek için buraya geldiniz. Yıllardır bunun için hazırlık yaptınız; yemediniz içmediniz, gezmediniz tozmadınız, tasarruflarınızı bir köşede biriktirdiniz; Allah'ın evini, Rasulünün doğup büyüdüğü, tevhit mücadelesi verdiği bu kutsal toprakları ziyaret etmek, hac etmek üzere bu yolculuğa hazırlandınız. Ama biliyorsunuz ki hacı olmak sıradan bir olay değildir. Büyük bir sınavdan, derin bir çileden geçip azgın bir ateşte pişerek eşsiz bir tanıklığın kıyısına varmaktır.

İbadetlerimiz, Müslüman kalma şuurumuzu diri tutan sembollerdir. Çünkü bunlar bizi Allah'a yaklaştırır. Hac, bir niyetin karara, bir kararın eyleme dönüşmesidir. Bir semboller haritasıdır hac ve bu sembollerdeki manaları bilerek karar vermektir.

Yola çıkarken ailenizle, eşinizle, dostunuzla helâlleştiniz. Dünyada iken ölüm elbisesine, ihrama büründünüz. Ahirete, mahşer gününe gider gibi kefeninizi giydiniz. Bu kefen ihramdır. Şimdiye kadar kıymet ölçüsü olarak bildiğiniz her şey; servet, makam, milliyet, cinsiyet, beşerî üstünlükleriniz ne varsa hepsi ihramın rengi içinde eridi ve sadece Rabbinize kul olduğunuzu gördünüz. Renksiz, dikişsiz, rozetsiz, bayraksız bir elbise! Bu elbise sizi dünyevî bütün güç ve imkânlardan soyutladı. Yeşil bir yaprağa, yürüyen bir karıncaya, uçan bir sineğe bile zarar veremez oldunuz.

Mikad bölgesine, harem bölgeye böyle bir elbiseyle bütün insanlarla eşitlenerek ve telbiye getirerek; "Lebbeyk Allahumme lebbeyk!" diyerek girdiniz; geldim, buyurun Allahım dediniz. Ayaklarınızda onun yolunun yorgunluğu, dudaklarınızda ona yakınlığın yankısı, gözlerinizde ona hasretin pırıltısı vardı. Yürüdünüz ve duaların eriştiği makama erdiniz. Yürüdünüz ve secdelerin biriktiği havuza aktınız! "Lebbeyk Allahumme lebbeyk!" dedikçe kâinatın sesi dudaklarından taştı!

Sonra Kâbe'ye koştunuz. Bütün sembollerin merkezinde yer alan ve fizikî yapısı sade, ama manevî değeri çok yüce; Hz. Adem'den Hz. İbrahim'e, Hz. İbrahim'den Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (SAS) doğru çok kadim, insanlık tarihi kadar eski bir merkeze; tevhit merkezine koştunuz! Kulluğunuzun keskin sıratlarla sınanacağı yere doğru uçtunuz. Bu uçuş size uzaklaşma duygusunu değil, yakınlaşma duygusunu yaşattı; gurbet değil, sıla oldu! Çünkü Kâbe'nin yüzü öylesine tanıdık, kokusu öylesine bildik, sıcaklığı öylesine kuşatıcı geldi ki size; başka hiçbir sevgi bu denli çekici olamazdı. Ona doğru koştunuz, ama kendinize, kendinizi aşarak sevgililer sevgilisine, Yüce Yaratıcıya vardınız.

Allah'ın evini tavaf etmeye başladınız. Allah'ın evini, Kâbe'yi solunuza alarak; kalbinizi ona yakın kılarak, kalbinizi ona vererek tavaf ettiniz. Bakışlarınız her şartta kara bir taşın nuru ile buluştu. Kararan, taşlaşan kalpler bu nurla eridi. Düşündünüz; Peygamber Efendimiz bunun önünde durmuştu, sonra mübarek dudaklarıyla onu öpüp ağlamıştı. Bu taş hesap günü, o büyük gün gören gözünüz, konuşan diliniz, mutmain olmuş kalbiniz olur inşallah! Tavaf etmeye başladınız; zaman durmuş, mekân susmuş, siz ise ne yürüyor ne konuşuyorsunuz, âdeta sonsuzluğa doğru akıp gidiyorsunuz. Makam-ı İbrahimde Kâfirun suresini okuyarak tevhide ulaştınız, bir olanla birleştiniz. Bu ne büyük bir mutluluk! Safa ile Merve arasında sa'y ettiniz, kurtuluş suyunu aramak için tıpkı Hz. Hacer validemiz gibi koştunuz. Kimden kaçıp kime doğru koştunuz! Beşerî olandan ilâhî rahmete koştunuz. Nefes nefese bütün uzaklıkları yakınlaştırarak, Yüce Yaratıcının bize ne derece yakın olduğunu hissederek Safa ile Merve arasında koştunuz. Hz. Hacer validemizin telâşıyla umuda, Zemzeme koştunuz; ona kavuştunuz, ondan kana kana içtiniz. Birlik içinde yok olarak susuzluğunuzu gidermeye çalıştınız. Zemzem, Hz. Hacer validemizin susadığı yerde kevserdi. Onun mütevekkil kalbine akan bir ab-ı hayattı. Küçük İsmail'e, Hz. İsmail'e bir rahmet müjdesiydi. Babası Hz. İbrahim'in ayrılık ateşine ebedî bir serinlikti. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (SAS) dudağından âlemlere rahmet olarak taşan bir yağmurdu. Ve siz, bu suyu içtiniz. Varlığı-yokluğu, gurbeti-sılayı, kevseri-aşk ateşini, rahmeti-sonsuzluğu içtiniz. Ama sorumluluğu da içtiniz; insan olma sorumluluğunu, mümin olma sorumluluğunu içtiniz!

Şimdi yolumuz uzaklaşa uzaklaşa Kâbe'nin sahibine yakın olma adına Arafat'a düştü. Arafat'tan Müzdelife'ye ve oradan da Mina'ya doğru gerçekleşecek bir akışa hazırlanıyoruz. Ulvî bir çağlayandan aşağı doğru akmak üzere basamak basamak yükseleceğiz. Bugün arife. Kâbe'den uzaklaşıp onun sahibine yakın olma günü. Hz. İbrahim'in kalbini kanatan Kâbe'den kopma günü. Hem ayrılık ham de vuslat günü. Bir duruş, bin duruluş ve diriliş günü. Yaratıcıyla muarefe günü. Cebel-i Rahme'nin eteğinde Hz. Adem ve Hz. Havva'nın çocukları, Hz. İbrahim'in davetlisi olarak şimdi Arafat'tasınız, Arafat'tayız. Arafat marifettir, marifetullahtır, Allah'ı bilmektir. Arafat bir mahşerdir. Ölüm elbisesini giymiş, sorguya hazır bir vaziyette Yüce Yaratıcıya yönelmek için toplanmaktır.

Burada, Arafat'ta kendi kendinizi sorguluyorsunuz; hayata gelişin gayesini, bu hayatın sonunun ne olacağını, hatta giyim kuşama varana kadar değiştirerek, âdeta hayatın amacını yeniden sorgulama imkânı buluyorsunuz. Peygamber Efendimiz, "Dünyada her an yolcu gibi hareket et." buyuruyor. Dünyada ebedî kalacakmış gibi değil, bir yolda olduğunu düşünerek hareket et.

Sevgili kardeşlerim!

Yarın akın akın Müzdelife'ye, Meş'ar-i Hareme gideceksiniz. "Lebbeyk Allahumme lebbeyk!" diyerek telbiye getireceksiniz. Yarın, beyaz güvercinler misali Meş'ar-ı Hareme doğru uçma zamanıdır. Arafat'ta gündüz kaldık, Meş'ar-ı Hareme yoluculuk gece ve karanlıkta olacak. Sınav hâlâ devam ediyor. Taşları Meş'ar-ı Harem toprağından bizzat kendi ellerinizle toplayacaksınız. Başkasından medet ummak boşuna! Taş toplarken elinizle yaptıklarınızı düşüneceksiniz. Hayatınız bir film şeridi gibi gözünüzün önünden geçecek. Gecenin karasında, kalplerin karasını aklamak için kendinizi unutup Rahmana yöneleceksiniz. Dua edecek, namaz kılacak, vakfe yapacaksınız. Günahlarınız ve pişmanlıklarınız için bir taraftan tövbe ederken, bir taraftan da onları defetmek, taşlamak üzere Mina'yı arzulayacaksınız. Gece boyu Müzdelife'de kalırken bakışlarınızı afaktan enfüse çevirmeniz gerekecek. Kulağınızda Peygamber Efendimizin Veda Hutbesinden şu sözler yankılanacak: Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem ise topraktandır!

Mina'da Cemerat var, şeytan taşlama var. Mina zaten aşırı istek, arzu demektir. Günün ilk ışıklarının gecenizi ve gönlünüzü aydınlatmasıyla mahşerin kalabalığına karışma zamanı gelecek. Müzdelife'nin zahidi iken Mina'nın mücahidi olmaya çalışacaksınız. Yorgun bedenlere, çökmüş omuzlara, yaklaşan bayram sabahının muştusu imdat edecek. Göreceksiniz ki gece ay haccediyordu, gündüz ise güneş! Mina emniyet mekânı, sınavın sonucunu alacağınız mekândır. Sakın, o atmak için topladığınız taşları sadece taş sanmayınız. O taşlar, sizin bugüne kadar biriktirdiğiniz kusurlarınız, günahlarınız, kötülüklerinizdir. Şimdi o taşları atarken hem Şeytanı hem de kendi kötülüklerinizi taşlamış olacaksınız. Şeytanı ve kötülükleri uzaklaştırırken Rabbinize yakınlığı, kurbiyeti elde edeceksiniz. Bu kurbiyeti, kurbanla pekiştireceksiniz.

Mina bayram sabahıdır, kurtuluş günüdür. Gözleriniz, bedeniniz yorgun, ama kalbiniz dipdiridir. Nefsin kötülüklerinden, dünyanın gelip geçiciliğinden, esaret zincirlerinden kurtulmak için şeytanı taşladıktan sonra Kâbe'yi tavaf edecek, Safa ile Merve arasında sa'y edeceksiniz. Artık sizin için bu bir bayramdır. Bayram günü müminlerin diriliş günüdür. O gün hacı olduğunuz gündür. Bayrama kavuştuğunuz için kurban keseceksiniz. İhramdayken bir otu koparmak yasaktı, şimdi Allah'a bağlılığın gereği bir canlıyı kurban edeceksiniz. Kurban ettiğin deve, koyun, inek değil; heva ve hevesiniz, şehvetiniz, iradenizdir. Onun rızası için hepsini kurban etmelisiniz ki bayramı yüreğinizde, yakınlığı öz benliğinizde hissedebilesiniz. Çünkü bu bayram Kurban Bayramı, bu bayram yakınlık bayramı, bu bayram kurbiyet ânıdır. Önce taş atacaksınız, attıkça paklanacaksınız. Bu da bir sınavdır. Sonra bir baş kurban edeceksiniz, can sınavından geçeceksiniz. Daha sonra tıraş gelecek; sembolik olarak kendi varlığınızın bir parçasını da kurban edeceksiniz. Kurban Bayramı haccın anlamını yaşayanların bayramıdır, velev ki çok uzak coğrafyalarda olsalar bile. Sizler burada, bu yakınlaşmayı yaşayanlar, kazandığınız güzellikleri gittiğiniz yerlere taşıyacaksınız. Kendi mekânlarınızda manevî bir kan dolaşımına sebep olacak, tertemiz kanlar olacaksınız. Damarlarda dolaşan taptaze kan! Daha sonra kimi hacılara hicran yolu, kimilerine hacılara hasret yolu gözükecek. Kimi hacılara ise hicret yolu.

Değerli kardeşlerim!

İşte bütün bunları hac ibadetiyle yaşayacaksınız. Siz böyle bir yola çıkarak yolda olduğunuzu gösteriyorsunuz. Böylece hac, sizin için bir yeniden diriliş provası oluyor.

Şimdi haccı, bütün bu muhteşem sembollerle birlikte düşünelim. Evet, hac bir mahşerdir. Dünyada iken bir yere gidiyorsunuz, sembolik olarak kefeninizi giyiyorsunuz, Allah'ın huzuruna gidiyorsunuz, oradan mahşere çıkıyorsunuz, mahşerde bir sorgulamadan geçiyorsunuz! Sonra tekrar Allah'ın evine gidiyorsunuz, oradan da dünya hayatına, bu hayata geri dönüyorsunuz! Peygamber Efendimizin ifadesiyle annemizden doğmuş gibi; arınmış, temizlenmiş ve şuurlanmış olarak yeniden hayata dönüyorsunuz.

Unutmayalım ki hac, aynı zamanda ilâhî aşka bir yöneliştir. Âşıkın maşuka doğru hareket etmesi, sevenin sevgilisine doğru gitmesidir. Bizim kültürümüzde sufîler, Kâbe'yle ilgili Kur'an'da ve Hadiste geçen bütün sıfatları insanın kalbi için kullanmıştır. Beytullah demişlerdir, Kâbe'nin adı Beytullah'tır. Çünkü Allah'ın tecelli edeceği en güzel mekân insan-ı kâmilin kalbidir. Yahut Beytulharam demişlerdir. Bunu da insanın gönlü için kullanmışlardır. Çünkü sevgiliden başkasının oraya girmesi haramdır, demişlerdir. Biliyorsunuz cemaatle kılınan namazda imamlar, yönünü cemaate dönerler. Kıbleyi, Kâbe'yi arkalarına alırlar. Sufiler der ki zaten bunun böyle olması gerekir; imamların arkasına aldığı bir Kâbe'dir, yönünü döndüğü cemaatte kaç kişi varsa o kadar Kâbe'dir. Çünkü gönül Allah'ın evidir.

Bakınız bizim Yunus Emre'miz ne diyor:

Ak sakallı bir koca

Bilinmez hâli nice

Emek vermesin hacca

Bir gönül yıkar ise

Yunus Emre der hoca

Gerekse var bin hacca

Hepisinden iyice

Bir gönüle girmektir

Bu, haccın anlamını geri plâna atmak değildir. Hac kelimesindeki asıl gayeyi, şuurlu kararı ifade etmektir.

Bir iki cümleyle de haccın sosyal boyutuna değinmek istiyorum.

Birincisi, hac insanları ahlâklı kılmak için bir eyleme tâbi tutmaktır. Yüce Mevlâmız, hacda şehvet yok, öfke yok, kötülük yok, haklı olsan dahi tartışma yok buyuruyor. Bunlar, İslâm'ın günlük hayatta da bizden istediği hasletlerdir. Bu manevî ortamda bunları uygulamaya koyarak bir alıştırma yapıyoruz. Yarın evinize, yurdunuza bu hasletleri kazanmış olarak dönmüş olacaksınız.

Biliyorsunuz vakfe haccın farzlarından biridir. Peygamber Efendimiz, "Elhaccu arefe" buyuruyor. Yani hac tanışma, bilişme ve muarefedir. Dünyadaki bütün Müslümanlar bir araya geliyorlar, tanışıyorlar, bilişiyorlar, evrensel bir kongre gerçekleştiriyorlar, birlikte hareket ediyorlar, aynı kelimeyi "Lebbeyk Allahumme lebbeyk!" terennüm ediyorlar, her biri tevhit nehrinin bir damlası oluyor.

Hac ibadeti diğer ibadetlere benzemez; bütün ibadetleri içinde toplar. O bir eğitimdir; tevhit eğitimidir, ahlâk eğitimidir, sosyal eğitimdir. Neyi niçin yaptığını bilmektir.

Yüce Rabbimize dua edelim. Bütün kardeşlerimize bizim gibi haccı nasip etsin. Yolumuzu, kalbimizi aydınlatsın. Bizi, terk ettiğimiz cahilliklerimize geri döndürmesin. Bütün dünya Müslümanlarına aydınlık gelecek nasip etsin. İnsanlık İslâm'la kurtuluşa ersin.

Rabbim haccımızı makbul eylesin, gayretimizi karşılıksız bırakmasın, günahlarımızı bağışlasın! Rabbimiz bize dünyada ve ahirette iyilik ver, bizi cehennem azabından koru, iyilerle birlikte cennete koy, hidayete erdikten sonra kalplerimizi saptırma; annemizi, babamızı ve bütün Müslümanları bağışla! Ülkemizi, cennet vatanımızı her türlü kötülükten koru. Milletimizin dirlik ve düzenini daim eyle. Velhamdu lillâhi rabbil âlemin...

Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ

(31.01.2004-Arafat Konuşması)

Haccı Anlamak - Prof.Dr.İ.Hakkı Ünal

Hz. Âişe (r.a.)'den nakledildiğine göre Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: "Beyt'i(Kâbe'yi) tavaf, Safa ile Merve arasında yapılan sa'y ve şeytan taşlama ancak Allah'ın zikri (anılması) için emrolunmuştur." (Ebû Davud, Menasik, 50.)

Bu hadis-i şerifte sevgili Peygamberimiz,  İslam'ın beş temelinden biri saydığı Hac ibadetinin (Buhârî, İman, 1.) amacının, diğer ibadetlerde olduğu gibi, Allah'ı anmak (hatırdan çıkarmamak) olduğunu bildirirken bir bakıma, "sayılı günlerde (teşrik günleri)  Allah'ıanın" (Bakara, 203.), "Meş'ar-i Haram'da  Allah'ı anın" (Bakara,198.), "hac ibadetinizi  tamamlayınca, atalarınızı andığınız gibi veya ondan daha coşkulu bir şekilde Allah'ı anın"(Bakara, 200.) ayetlerine de işaret etmiş olmaktadır. En büyük zikir olan namazın (Anke-bût, 45.) günlük edasında bireysel olarak; Cuma ve Bayramlarda büyük cemaatlar içinde nasıl Allah'ı anıyorsak, ömürde bir defa yapmakla emrolunduğumuz (Müslim, Hac,73.) Hac ibadeti esnasında da dünyanın dört bucağından gelmiş büyük bir Müslüman kitlesi içinde Allah'ı anıp O'na hamdimizi, şükrümüzü ve kulluğumuzu ifâ etmiş oluyoruz.

Bütün ibadetlerde olduğu gibi hac ibadetinin amacı, anlamı ve hikmetini iyi kavramak son derece önemlidir. Bu önemi fark edemeyen bazı mü'minlerin haccın ifâsı esnasında karşılaştıkları sıkıntı ve zahmet sonucunda bazen, "ben buralara niye geldim?" gibi bir hayıflanma içine düştükleri görülmektedir ki bu, hiçbir samimi mü'min için mazur görülebilecek bir şey değildir.

Hac ibadetini eda eden kimse her şeyden önce, Allah'ın bir emrini yerine getirmiş ve böylece O'nun rızasını kazanmayı amaçlamıştır. Esasen ilâhî buyrukların en önemli esprisi ve hikmeti budur. Bunun yanında, hacca niyetlenen kimsenin, ona hazırlanırken, hac görevlerini yerine getirirken ve ibadetini tamamladıktan sonra, kendi kabiliyetine göre elde edeceği olumlu sonuçlar vardır. Hac yolculuğuna niyet eden kişi bir taraftan gerekli hazırlıkları yaparken, diğer taraftan günahlarına tevbe eder, üzerinde kulhakkı varsa bunların sahipleriyle görüşüp helalleşir ve borçlarını öder. Eş, dost ve akrabaları ile vedalaşır, özellikle, sağ ise, ana-babasının rızasını alır. Bu bir nevi, büyükyolculuk diyebileceğimiz âhiret yolculuğunun provası gibidir.

Mekke'ye varan hacı adayı, Kâbe etrafında, cins, ırk, renk, mevki, makam, zengin, fakir ayrımı olmadan omuz omuza saf tutan, tavaf eden, Arafat'ta dualarıyla Allah'a yönelen büyük kalabalık içerisinde kendisini, adeta mahşer yerinde Allah'ın huzuruna çıkmış birisi olarak algılar. Hacı adayı, her gün en az beş defa yöneldiği ve Kur'an'da Allah'ın evi olarak nitelenen Kâbe'yi bizzat yerinde görüp, orada, başta Hz. Muhammed (s.a.s.) olmak üzere, geçmiş peygamberlerin hak din uğrunda verdikleri mücadeleleri hatırlar ve asırlar boyunca birçok mü'minin namaz ve niyazlarına sahne olan bir atmosferde yaşayarak bu manevi zevki tatmış olur.  Ayrıca, hac esnasında Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashabının bulunduğu coğrafî mekanları ziyaret ederek ve Kur'an'da, "Allah'ın koyduğu dinî işaret ve nişanlar (şeâirullah)" olarak nitelenen (Bakara ,158; Hac, 32, 36.) mekanlarda bulunarak o dönemin havasını teneffüs etmiş olur.

Mü'min, ihrama girerken büründüğü beyaz elbiseyle, kabre girerken bürüneceği kefenin benzerliğinin şuurunda olarak, bu kıyafeti taşıdığı süre içinde, başka zamanlarda kendisine meşru olan bazı davranışlardan uzak kalıp, gündelik alışkanlıklarından ve bağımlılıklarından kurtulma ve kendisini hesaba çekme imkanına kavuşmuş olur.

Hac esnasında hiçbir şeye zarar vermemek esas olduğundan, insanın çevresiyle ilişkisinde son derece dikkatli davranması gerektiği ortaya çıkar. Bu husustaki titizliğin ölçüsü, Kur'an-ı Kerimdeki yasaklardan ve bu yasakların çiğnenmesi hâlinde verilecekcezaları bildiren ayetlerden anlaşılmaktadır. (Bakara, 158, 196-200; Âl-i İmran, 96-97; Maide,2, 95-96; Hac, 26-29, 33-34.) Özellikle bitki ve hayvan türünden canlılara karşı gösterilmesi gereken özen, kişiye, başka zamanlarda kazanamayacağı ölçüde bir duyarlılık sağlar. Bunun yanında öfkelenmemek, kimseyi incitmemek, sabırlı ve güler yüzlü olmak gibi ahlakî davranışlar da haccı gereği gibi yerine getirenlerin elde edecekleri manevi kazançlar arasında yer alır. Dolayısıyla Müslüman, hac esnasında, daha önce teorik olarak haberdar olduğu, fakat layıkı ile yaşayamadığı bir dizi imânî ve ahlâkî özellikler kazanır.

Hac görevini yerine getiren mü'minin bu özellikleri kazanabilmesi için, yaptığı ibadetinbilincinde olması ve her davranışında Allah'ın rızasını elde etmeyi gaye edinmiş olmasıgerekir. Bu nedenle, tavaf etmek, sa'y etmek, şeytan taşlamak, Hacerü'l-Esved'i öp-mek gibi sembolik yönü ağır olan uygulamaların gerisinde yatan espriyi ve mesajı düşünmek, hac günleri boyunca ibadetin amacını göz önünde bulunduran bir ruh hâlive manevi atmosfer içinde olmak önemlidir. Bu yüzden hac menâsikinin icrasında, kişinin kendisini tehlikeye atarcasına tedbirsiz davranması ve bu arada diğer mü'minleri rahatsız etmesi, elde edilecek sevaba mani olabileceği gibi, günah kazanmaya da vesile olabilir. Ayrıca, o beldelerde ölmenin faziletli olduğu gibi yanlış bir anlayışa kapılarak, bu ibadeti yerine getiremeyecek derecede yaşlı ve hasta olanların, bile bile hacca giderek hem kendilerini, hem de kendileriyle ilgilenenleri sıkıntıya sokmalarının o kişilere vebal yüklemeyeceği söylenemez. Ölmeleri hâlinde fazilet elde etmek bir tarafa, tedbirsiz davranarak o sonuca yol açmalarının hesabını Allah önünde verecekleri unutulmamalıdır.

Hac ibadetinin hikmetlerinden birisi de, çeşitli uluslara mensup Müslümanların bir araya gelerek buluşmaları, birtakım sosyal ve kültürel farklılıklara rağmen İslam kardeşliğinin kucaklayıcı atmosferinde tanışıp kaynaşmalarıdır. Gerçekten de, dünyada Müslümanların yaşadığı hemen her ülkeden az veya çok katılımın olduğu bu ibadet, Allah'ıniradesinden başka hiçbir şeyin bir araya getiremeyeceği çok zengin bir ırk, renk ve kültür mozayiğini oluşturmaktadır. Allah'ın kulları ve birbirlerinin din kardeşleri olarak tek amaç etrafında toplanan insanların oluşturduğu bu mozayiğin mekanı olan hac, Kur'an'ın "teâruf" olarak isimlendirdiği tanışıp bilişmenin sağlanabileceği en güzel platformdur. Bu platform genelde, Müslümanların bilgi ve görgülerini tazeledikleri, bazende kendi yerel Müslümanlıklarının dar çerçevesinde edindikleri birtakım yanlış düşünceve tasavvurları tashih ettikleri bir zemin olmaktadır. Bunun en güzel örneği, Amerikalı zenci Müslümanların liderlerinden Malcolm X 'in (ö.1965), zenci ırkının üstünlüğüne dayalı İslam anlayışının yanlışlığını hac görevini eda ederken fark etmesi ve bu görüşünden tamamen vazgeçmesidir. Dolayısıyla hac, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar bütün Müslümanların aynı değerlere sahip oldukları ve bu değerlerin kendileri için ortak bir zemin oluşturduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.

Hac görevini yerine getiren mü'minler ülkelerine döndükten sonra, orada kazandıklarıtecrübeyle, birtakım fikrî, dinî ve mezhebî ihtila ara daha hoşgörülü yaklaşabilmekte, Hz. Peygamberin müjdesinden hareketle, "anasından doğmuş gibi günahlarından te-mizlendikleri" (Buhârî, Hac, 4.)inancıyla da, özel ve sosyal hayatlarında daha özen-li ve dikkatli davranmaktadırlar. Bu yüzden, her ibadetin temel amaçlarından olan ahlâkî olgunluk ve güzelleşme, hac ibadetinde adeta gözle görülür bir hüviyet kazanmak-tadır.

Haccın Sosyolojik Yansımaları - Doç.Dr.Niyazi Akyüz

Hac ibadeti, Müslümanın sosyal hayatının düzeninin, insanî niteliklere yani erdemlere ne kadar sahip olduğunun bir göstergesidir. Hac, gerek Müslümanlarla gerek diğer tüm insanlarla kurulan ilişkilerin bir aynası gibidir.

Bu makalede haccın kelime, terim anlamları, ibadet olarak değeri, kitabî ve Islâmî özellikleri üzerinde durulmayacaktır. Bunlar hakkında söz söylemek alanın uzmanlarının işidir. Biz haccın bazı sosyolojik özellikleri üze- rinde duracağız.

Hac Islâmî bir ibadettir. Ancak hacda hem dinî eylemler, hem de aynı zamanda sosyal ey- lemler vardır. Hac topyekün bir eylem olarak kabul edildiğinde Müslümanların birliğinin bir göstergesidir. Diğer taraftan hacdaki eylemler Müslümanların sosyal hayatının düzenini de göstermektedir. Bir Müslümanın hacdaki dav- ranışları, onun eşitlik imtihanıdır. Rütbeleri, payeleri insanî özelliklerden ne kadar üstün tuttuğunun, ırk ve cinsiyet ayırımının ne kadar bo ş ve anlamsız olduğunun bir göstergesidir.

Insan, zihninde bir defa hacca gitmeye ka- rar verdiğinde gerek sosyal gerek dinî hayatı üzerinde düşünmeye başlar. Etrafına, eşine, dostuna bunu dile getirdiğinde dostlarının da onu aynı gözle değerlendirmeye başlaması mümkündür. Eşinin dostunun onu değerlendirmesinden ziyade onun o andan itibaren bir ömür boyu insanlara yaptıklarını dinî olarak gözden geçirmesi söz konusudur. Işte o andan itibaren yaptıklarına daha fazla bir dikkat göstermesi, gerek sosyal, gerek ruhsal ve gerekse dinî yönden kendini hac ibadetine hazırlaması süreci başlamaktadır. Bu arada kalbini kırdığı herkesle helâllaşması, borçlarını ödemesi ve bütün günahlarından tevbe etmesi, bu hazırlı- ğın önemli boyutlarındandır. Hayatının her anının, her davranışının daha fazla anlam ka- zanmasından sonra, hac hazırlığının ba şladığının çevreye duyurulmasıyla birlikte başla- yan ve yolculuk sürecinin baş- lamasına kadar devam eden, hediyeli, hediyesiz ziyaret, uğurlama törenleri de bu hazırlığı peki ştiren olaylardandır. Hac fikrinin zihne düşmeye başlamasından yolculuğa ka- dar geçen sürede hacı adayı, sadece kendini değil, aynı zamanda tanıdığı, tanımadığı bütün insanları, hayvanları, hatta bitkileri ve tabiat alemini yeniden ve dinî bir bakışla değerlendirmeye, kendini ve onları o ana kadar, belki de dünya işleri içerisinde o yoğunlukla ilgilenemediği başka bir açıdan görmeye başlar.

Yolculuk sırasında da önemli sosyal olaylar gerçekleşir. Kafilede belki önceden tanıdığı, belki de tanımadığı diğer din kardeşleriyle birlikte olmaya ve onlarla sosyal ilişkiler kurmaya başlar. Kafiledeki görevlilerle olsun, diğer adaylarla olsun, fikir, bilgi, manevî ve maddî konularda önemli alışverişler gerçekleştirir. Adayın, yolculuktan önceki hayatında insanlara yaklaşımı ile sonraki yaklaşımı arasında ciddi ilişkiler vardır. Yolculuğun başlan- gıcından yeniden ülkeye dönüşün sonuna kadar geçen sürede, belki ömrünün geri kalan süresinde de devam edecek olan yeni dostluklar, hatta yeni din kardeşlikleri kurulabilmektedir. Bu açıdan hac yolculuğu başlı başına yeni dostluklar, yeni dünyalar kurma anlamını da ifade etmektedir. Buraya kadar bahsettiğimiz bütün hazırlıklar, Müslümanın, kendisini yaratan yüce varlığa yaklaşmak için yaptıklarını ifade etmektedir.

Çevresinde olup bitenlere karşı meraklı ve iyi bir gözlemci için çarpıcı mesajlar ihtiva eden ve mikatta ihrama girişle başlayan olaylar zincirine de bir göz atmak gerekmektedir. Ihrama giriş, bilindiği gibi geleneksel, kültürel elbiselerin çıkarılıp, iki parçalı, dikişsiz ve beyaz bir kumaşın elbise yerine uygun bir şekilde sarılmasıyla başlar. Bu ihram elbisesi, insanların daha önce milletini, sınıfını, sosyal statüsünü, grubunu, kısaca diğer insanlardan kendini ayıran kültürünü, benliğinin üzerine örttüğü dünya i şleri elbisesini çıkarıp, Allah'a yaklaşma ve genelde bütün Müslümanların, Allah'ın cemalini manevî olarak müşahede etmesi olarak gördüğü bir eylemi gerçekleştirmeye, dünya endişelerinden arınmaya doğru çıktığı bir yolculuğu ifade et- mektedir. Bu elbise insana kefeni, dolayısıyla ölümü hatırlatır. Beyazlar içindeki birçok insanın akın akın yöneldiği bu sahne, mahşer bir büyük insan selinin Allah'ın huzurunda, kıyamet yerinde toplanmasını hatırlatır. Bu aynı zamanda insanın millet, sınıf, sosyal statü gibi insanları birbirinden farklıla ştırmaya yol açan çeşitli sosyal unsurların henüz teşekkül etmedi- ği ilk yaratılı ştaki insanı, yani Adem'i sembolize eder. Bu anlamda ihram, Allah'ın huzurunda herkesin sosyal niteliklerinin önemli olmadığı, herkesin eşit ve bir olduğu mesajı verir.

Ihrama girmeyle birlikte hacı adayının yapmaması gereken davranışlara baktığımızda (bunların hepsinin burada sayılmasını gerekli görmüyoruz, ama bazıları, koku sürünmemek, saçı, sakalı, tırnağı kesmemek, makyaj yapmamak vb.) bu davranışların da onları dünya işle rinden sıyrılmaya, aynı zamanda manevî bir hazırlığa sevk etme amacı taşıdığı da bilir.

Tavaf esnasında başkalarına eziyet verilmemesi de hacı adayının insanî niteliklerini yansıtan bir davranıştır.

Sonuç olarak hac ibadeti, Müslümanın sosyal hayatının düzeninin, insanî niteliklere yani erdemlere ne kadar sahip olduğunun bir gös- tergesidir. Hac, gerek Müslümanlarla gerek diğer tüm insanlarla kurulan ilişkilerin bir aynası gibidir. Bir taraftan insanlarla bir arada yaşama, onlarla iyi ilişkiler kurabilme kabiliyetinin dinî hayata yansıması, diğer taraftan dinî tecrübenin sosyal hayata yansımasının uygulanışıdır. Hac ibadetinin başlamasından önce bir hazırlık dönemi olduğu gibi, ibadetin ifasından sonra da ortaya çıkması muhtemel sonuçları olacaktır. Hac öncesi olduğu gibi, hac dönüşünde yine kutlamalar ve hacıdan beklenen hediyeler (beklenmese bile hacılar bunu kurumsallaştırmaktadır, genellikle hediye getirilmektedir) ve- rilmekte, hem hacı, çevresindekiler tarafından öncekinden daha dikkatli olarak izlenmekte, davranışları değerlendirilmekte, hem de hacı kendisini yeniden değerlendirmeye başlamaktadır. Esasen her dinin genelde mensuplarından beklediği, Islâm'ın da beklediği ahlâkî ve insani niteliklerin onlarda yerleşebilmesinde, sosyolojik anlamda dini sosyalleşmenin gerçekleşmesinde hac ibadetinin çok önemli bir rol ifa edebileceğini söylemek mümkündür. Ancak böyle bir sosyalleşmenin gerçekleşmesinde, insanların diğerleriyle birlikte yaşadıkları, kullandıkları ve değerlendirdikleri; daha iyi, mutlu, huzurlu yaşanabilir, kırgınlıkların, kavgaların savaşların olmadığı bir dünya kurmalarında gerek top- lumların yapısından, gerek kültürel sebepler- den kaynaklanan bazı zorlukların da mevcut olduğu bilinen bir husustur.

Hacer-i esved, özünde kutsal bir taş değil, Hz. Ibrahim'den başlayan ve Hz. Peygamberle birlikte devam edip günümüze kadar gelen bir dinî geleneğin ihya veibkasına vesile teşkil eden bir semboldür. Dolayısıyla, Allah'ın bu konudaki emrine boyun eğ- mek, kulluk ve itaat gibi manevî, ruhi ve derunî tecrübeleri birta- kım ritüellerle izhar etmek gibi bir sembolik anlam taşır.

Ziyaret Kastıyla - Dr.Bahattin Akbaş

Hacıların Peygamber Efendimiz'in kabrini ziyaret etmeleri, mescidinde namaz kılmaları, peygamber sevgisini yenilemenin ve onun sünnetine bağlılığı kuvvetlendirmenin önemli bir vasıtasıdır.

Kutsal mekân kavramı ve bu yerleri ziyaret, insanlık tarihi boyunca bütün din ve inanç sistemlerinde görülmüştür. (Harman, Ö. F., "Hac", DİA, 14/382.)Müslümanlar hac ve umre ibadetini yerine getirmek, Hz. Peygamber'in sevgisi-ni daha yakından hissetmek, yaşadığı yerleri, yürüdüğü, çalıştığı her yeri bizzat yakından müşahede ederek ona olan muhabbetlerini, bağlılıklarını aşk ve şevk içerisinde yerine getirmek için asırlardır dünyanın dört bir tarafından kutsal topraklara yönelmektedirler. Bu kutlu yolculukta kutlu şe-hir Mekke'nin önemi büyüktür. Hac ve umre menasikinin yerine getirildiği müstesna mekânlara ev sahipliği yapar Mekke. Medine ise Kur'an'ın büyük kısmının indiği, Rasulüllah'ın müşriklerin eziyetlerine karşı sığındığı hicret yurdu, âleme İslam nurunun yayıldığı kutlu beldedir. Allah'ın mesajını insanlığa ulaştırmakla görevlendirilen Sevgili Peygamberimiz bu minvalde ehlini, akrabalarını ve hemşerilerini Hakk'a davet etti. Bu uğurda ken-disi ve ona tabi olan ilk Müslümanlar ağır sıkıntılara maruz bırakıldılar. Hz. Peygamber Mekke-i Mükerreme'de Müslümanlara yapılan işkencele-rin dayanılmaz hâle gelmesi ve İslami tebliğin en-gellenmesi üzerine Medine'ye hicret etti ve ora-yı yurt/vatan edindi. İslamiyet bütün dünyaya buradan yayıldı. Peygamber Efendimiz son nefesini burada verdi, buraya defnedildi. Bu mübarek yer, Rasulüllah ve ashabının yaşadığı, ayaklarının değdiği, vahyin indiği ve tebliğ edildiği beldedir. Bu nedenle Medine ziyaretinin ayrı bir önemi vardır. Müslümanlar Medine'ye ayrı bir özlem duyarlar. Bu özlemin altında da aslında Rasulüllah'a duyulan derin hasret yatmaktadır.

Allah Rasulü'nün kuşatıcı rahmeti ve onun maneviyatı nurlu şehir Medine'yi ayrı bir iklime dönüştürür. Medine Allah'ın nuru ile İslam ile aydınlanmıştır. Medine'ye varan müminler bu manevi atmosferi teneffüs ederler. Tabii bu manevi iklimden tam olarak yararlanmak için kibir, gurur, gösteriş, kendini beğenme, başkasını hor görme, bencillik, hiddet, asabiyet gibi kötü huylardan sıyrılmak ve Allah için birbirini sevenlerden olmak gereklidir. İhlas, samimi-yet, içtenlik ve her türlü kötülüklerden arınma bu manevi atmosferi doya doya tadabilmenin olmazsa olmazlarıdır.

Hacca ve umreye giden Müslümanın Medine'ye de giderek Rasulüllah (s.a.s.)'ın kabr-i saadetini ziyaret etmesi ve Mescid-i Nebevi'de namaz kılması makbuldür ve bu ziyaret Müslümanlar ara-sında terk edilmeyen bir sünnet olarak devam edegelmiştir. Bu ziyaret esnasında Medine'ye gelirken Hz. Peygamber'e çokça salatüselam getirilir. Evlere yerleşip gerekli ihtiyaçlar giderildikten ve hazırlıklar yapıldıktan sonra, Mescid-i Nebi ve Hz. Peygamber'in kabri ziyarete gidilir. Vefatından sonra kendisini ziyaret edenler hak-kında Peygamberimiz'in: "Beni vefatımdan sonra ziyaret eden sağlığımda ziyaret etmiş gibidir." (Darekutni, II/278, No: 192; Beyhaki, Şuabü'l-İman , III/488, No: 4151; es-Sünenü'l-Kübra, V/246; Heysemi, Mecmau'z-Zevâid, IV/2 Hadis No: 1412.) "Kabrimi ziyaret eden şe-faatimi hak eder." (Darekutni, II/278, No: 192; Beyhaki, Şuabü'l-İman, III/488, No: 4151; es-Sünenü'l-Kübra, V/246; Heysemi, Mecmau'z-Zevâid, IV/2 Hadis No: 1412.)buyurduğu rivayet edilmektedir. Bu itibarla hacıların Medine-i Münevvere'ye giderek Peygamber Efendimiz'in kabrini ziyaret etmeleri, mescidin-de namaz kılmaları, peygamber sevgisini yenile-menin ve onun sünnetine bağlılığı kuvvetlendirmenin önemli bir vasıtasıdır. Mescid-i Nebi'de namaz kılmak da çok faziletlidir. Kutlu Nebi'yi ziya-rete giderken güzel ve temiz elbiseler giyilmeli, güzel koku sürünmelidir. Salatüselamlar getirilmeli, Rasulüllah'ın huzurunda olduğunu unutmamalıdır. Tevazu içerisinde ziyarette bulunurken bizlere tevdi edilen selamları da ona ulaştırmalıyız. Sonra onun yanında bulunan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer de ziyaret edilerek selamlanmalıdır.

Müminler hac ve umre esnasında Hz. Peygamber'in ve ashabının yaşadığı coğrafî mekânlarla karşılaşmakta ve bu yerlerin manevi ikliminden nasiplenmektedirler. Ayrıca hac vazifesini yerine getiren müminler, İslam'ın ilk muhatapları olan asrısaadet Müslümanlarının yaşadığı yerleri gezerek Allah'ın Rasulü'nü kitaplarda aktarılan bilgi-lerle tarihî bir kişilik olarak tanımanın ötesinde, sanki onu bizzat gö-rerek imanını ve ikrarını tazelemiş olurlar. Bu ziyaretin en önemli hedeflerinden biri de, kutlu yolun yolcularının İslam Tarihini yerinden ve yeniden okumak suretiyle Allah'a ve Rasulü'ne karşı bağlılıklarını arttırmaları ve manevi arınmaya kavu-şabilmeleridir.

Ziyaret yerlerinde adaba uygun bir şekilde hareket etmek, kimseye eziyet vermemek, hak ve hukuka riayet ederek nezaketle ve vakur bir eda ile davranmak ölçü olmalıdır. İslam Dininin onaylamadığı davranış biçimlerinden uzak durmak da ayrıca önem arz etmektedir. Allah ve Rasulüllah aşkıyla gönülden dile dökülen mısralar ziyaretin veçhesine ışık tutucudur: "Ziyaret kastıyla ulu serveri / Selam kapısından girsem içeri / Kemali edeple varsam ileri / Diyerek dahilek ya Rasulellah."

Ziyaret esnasında bizlere düşen hürmet ve sükûnettir. Büyük bir edep, saygı ve dikkatle zi-yarette bulunmaktır. Özellikle mescitlerde yüksek sesle konuşmaktan, bağırıp çağırmaktan kaçınmalı, dualar sükûnetle yapılmalıdır. Herkese karşı edepli ve saygılı olmalı, kimseyi küçük görmemelidir. Başkalarının hatalarını araştırmaktan çekinmeli, kendimizle meşgul olmalı, bolca Kur'an okumalı, ibadetle, tefekkürle meşgul olmalıyız. Ziyaret yerlerini gezerken ibret nazarları ile bakmalı, Rahman'ın misafirleri ile kaynaşmaya çalışmalıdır.

Hac ve umre ibadetinin, kişilere kazandırdığı olumlu nitelik ve güzel hasletlerle Müslümanların nezdinde ayrı bir önemi ve değeri bulunmaktadır. Toplumumuzda bu ibadeti yerine getirenlere de ayrı bir değer verile gelmiştir. Kutlu yolun yolcusu hem bu yolculukta hem de hayat yolculuğunda hac ve umre ibadetinin gerektirdiği sorumluluğun ve onurun idraki içerisinde olmak durumundadır. Arınmış bir ruh hali içerisinde ziyaretin idraki ve bu idrakin kalan hayata aksettirilmesi önem taşımaktadır.

Duamız Kutlu Yolun Yolcularına - Dr.Ekrem Keleş

Bismillahi Allahü ekber! Allahım! Sana inanarak, kitabını tasdik ederek, Sana verdiği sözü tutarak ve peygamberinin sünnetine uyarak yola çıkan bu kardeşimize, yolculuğunun her aşamasında Senin adınla ve Senin ölçülerinle hareket etmeyi nasipeyle. Bu adımından sonraki her anını bir öncekinden daha iyi eyle.

Rabbim! Gideceği yere doğruluk ve esenlik içinde girmesini sağla.

Döneceği yerden de doğruluk ve esenlik içinde çıkar.

Allahım! Bu yolculukta kendisine iyilik, takva ve rızana uygunişler lütfet.

Allahım! Ona yolculuğunu kolaylaştır. Uzağını yakın eyle.

Allahım! Yolculukta yoldaşı, geride bıraktıklarının da koruyup kollayıcısı Sensin. Sen, sana emanet edilenleri asla zayi etmezsin.Allahım!

Ailesini, yakınlarını, malını, mülkünü Sana emanet ediyoruz. Dünya ve ahiret hayatı açı-sından ona lütfettiğin nimetleri muhafaza eyle. Ey keremi bol Rabbim! Onu her türlü kötülükten koru.

Allahım! Onu yolculuğun sıkıntılarından, yolda kötü duruma düşmekten, dönüşte malını ve ailesini kötü bir durumda bulmaktan muhafaza eyle.

Rabbim! Onu, zulmetmektende, zulme uğramaktan da muhafaza buyur.

Allahım! Yolculuğunda çekilmez belâlara, görülmez kazalarave düşmanları sevindirecek musibetlere karşı onu Sana emanet ediyoruz. Onu, gündüz gelebilecek kötülüklerden de gece gelebilecek kötülüklerden de koru.Kötü arkadaştan, kötü yoldaştan muhafaza eyle.

Her zaman, her yerde ve hertürlü durumda yardımını esirgeme. Senin lutfun olmasaydı hiçbirimiz, bize nasip ettiğin hayırlı işlere güç yetiremezdik. Allahım! Yalnız Senden yardım istiyor, yalnız Sana güveniyoruz.

Allah'ım! Baştan sona sabır gerektiren bu kutsal yolculukta ona bol sabır ver. Senin çağrına uyarak yola çıkan bu kulunun yolculuğunu ve ibadetini kolaylaştır. Beklediğinden daha fazla iyilikler ve güzellikler ihsan eyle. Ondan her türlü kötülüğü uzak tut. Rabbim! Gönlüne genişlik, işlerine kolaylık ver.

Allahım! Haccını kabul eyle. Günahlarını bağışla. Onu anasından doğduğu günkü gibi tertemiz eyle. Çabasını karşılıksız bırakma. Şüphesiz ki Sen her şeyi işiten ve bilensin.

Ey kalpleri evirip çeviren Allahım! Kalbini dininde sabit kıl.

Allahım! Bu kutsal yolculuktan kusursuz bir iman, tam bir teslimiyet ve bağlılık, haşyet dolu birkalp, zikreden bir lisan ve asla bozmayacağı bir tövbe ile dönmesini nasip eyle.

Rabbimiz! Onu, Sana teslim olanlardan eyle. Neslinden de Sana teslim olmuş bir topluluk lütfet. Ona hacla ilgili vazifelerini göster, tövbesini kabul et. Sen tövbeleri çok kabul edersin ve çok merhametlisin.

Allahım! Geçmişte işlediği tüm günahlarını bağışla. Ömrünün geriye kalan kısmında da onu günah işlemekten muhafaza buyur. Ona, razı olacağın tertemiz işler yapmayı nasip eyle.

Allahım! Kalbini iyi Müslümanlara karşı ısındır. İçinde Müslümanlara karşı bir kin bırakma.Kalbini nifaktan, amelini riyadan, dilini yalandan, gözünü hıyanetten temizle.

Allahım! Ona Seni sevmeyi, Seni sevenleri sevmeyi ve Sana yakın kılacak her işi sevmeyi nasip et.

Allahım! Bu kardeşimize imanı sevdir ve onu güzel göster. Küfürden, fasıklıktan ve isyandan nefret ettir. Onu doğru yolda olanlardan eyle. Helâl ile yetinerek haramdan sakınma, Sana itaatle yetinerek günahlardan uzak kalma bilinci nasip eyle. Onu başkalarına muhtaç etme.

Allahım! Sen, ‘Bana dua edin, duanıza karşılık vereyim' buyurdun. Sen asla vaadinden dönmezsin. Bu kardeşimizi Müslüman yarattığın gibi, Müslüman kalmasını, Müslüman'ca yaşamasını ve Müslüman olarak ölmesini nasipeyle. Onu, güzellikler işleyip müjdesine nail olanlardan eyle.

Allahım! Senin beytini ziyarete gelen bu kardeşimizi, o Sana sığınma makamından boş çevirme. Bir insanolarak geçmişte işlediği günahlarını bağışlayıver. Gelecekte ise günah işlemekten muhafaza eyle.O, senin kulun. Huzuruna geliyor. Geldiği yer cehennem ateşinden Sana sığınma makamıdır. Onu bağışla. Çünkü Sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin.

Allahım! Haccını kabul ve mebrur eyle. Kutsal topraklarda ona istediğinden daha da fazla hayırlar ihsan eyle. Ümidini boşa çıkarma. Çabasını karşılıksız bırakma. Şüphesiz ki Sen, her şeye gücü yetensin.

İhram ile bütün manevî kirlerden ve gönlüne yük teşkil eden dertlerden kurtulmayı nasip eyle. Ona, Arafat'ta marifet, Meş'ari Haram'da İslâmî şuur, Mina'da umduğu kurtuluşu nasip eyle.İçeceği zemzem ile tüm maddîve manevî dertlerini gider, hertürlü hastalığa karşı şifa ver, faydalı ilim ve bol rızık ihsan eyle.

Allahım! Veli kullarına lütfettiğin şeyleri ona da ihsan et veonu salih kullarından eyle. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi!

Rabbim! Şeytanların yönlendirmelerinden muhafaza eyle.

Hac görevini kusursuz olarak yapmayı, memleketine hacı olarak dönmeyi ve hacı olarak kalmayı nasip eyle. Bu kutsal yolculuktan, Senin değerlerini hiçbirşeyle değişmeyecek bir bilinçle dönmeyi nasip eyle.

Allahım! Bedenine sağlık lütfet, dinî hayatını muhafaza buyur. Dönüşünü güzel eyle. Sağ olduğu sürece Sana tam anlamıyla bağlanmayı nasip et. Hz brahim, Hz. İs-mail ve Hz. Hacer'in teslimiyeti gibi bir teslimiyet nasipeyle. Dünya ve ahiret iyiliğini birlikte lütfet. Muhakkak ki seninher şeye gücün yeter.

Allahım! Senin verdiğine engel olabilecek, engel olduğunuda verebilecek hiçbir güç yoktur.

Ey Rabbimiz! Senin rahmetinve ilmin her şeyi kuşatır. Tövbe edenleri ve Senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru. Ey Rabbimiz! Onları da, onların babalarından,eşlerinden ve soylarından iyi olanları da, vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz Sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin. Onları kötülüklerden koru. Sen o gün kimi kötülüklerden korursan, ona rahmetetmiş olursun.

Allahım! Rahmetini umuyoruz. Bizleri bir göz açıp kapayacak kadar bile nefsimize bırakma. Durumumuzu her yönüyle ıslah eyle. Senden başka hiçbir ilâh yoktur.Bu kardeşimizi kutsal yolculuğa uğurlamak üzere burada bulunan ve burada bulunmak istediği halde bulunamayan kardeşlerimize de aynen böyle kutsal yolculuğa çıkmayı ve hac yapmayı nasipeyle. Seni ziyarete gelen bu kardeşimizin sevabından hiçbir şey eksiltmeden bir mislini de onlara ver. Senin hazinen sonsuzdur. Aile efradını, yakınlarını, arkadaşlarını ve dostlarını da bu yolculuğun sevabından nasiplendir.

Rabbimiz! Şüphesiz biz imanettik. Günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem ateşinden koru. Rabbimiz! Bize dünyada da iyilikver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru. Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan eyle. İyilerle birlikte cennete koy. Neslimizden de Sana teslim olmuş bir ümmet lütfeyle. Bize hacla ilgili vazifelerimizi göster, tövbelerimizi kabul et. Şüphesiz tövbeleri çok kabul eden ve çok merhametli olan ancak Sensin. Ey mutlak güç sahibi! Ey günahları çok bağışlayan! Ey âlemlerin Rabbi! Kuşkusuz, Sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin. Sen, her türlü noksandan uzaksın.

Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma, bize rahmetinden ver. şüphesiz Sen çok bağışlayansın.

Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızıbağışla ve (yolunda) ayaklarımızı sağlamlaştır. İnkârcılara karşı bize yardım et.

Allahım! Bu kardeşimize rahmet kapılarını aç. Veli kullarına ve Sana tam anlamıyla bağlananlara lütfettiklerini ona da lütfet. Onu bağışla ve ona merhamet buyur. Ey kendisinden istekte bulunulanların en iyisi! Oraya gelip geçen güzel insanların yolundan ayırma. Onların sahip olduğu İslâmî şuurdan bu kardeşimize de nasip eyle.

Gittiği ve ziyaret edeceği kutsal yerlerde bugüne kadar Senden ne kadar güzel şey istenmişse, onun hepsini bu kuluna da lütfet. Senin hazinen sınırsızdır. Verdiklerin, Senin hazinenden hiçbir şey eksiltmez.

Allahım! Bu kardeşimizi Peygamberin Muhammed (s.a.s.)'in sünneti üzere yaşat, onun dini üzere hayatını tamamlamayı nasip eyle.

Allahım! Bu kuluna öyle bir rahmet et ki, iki cihanda da mutlu olsun. Öyle içten bir tövbe nasip et ki, onu bir daha ebediyen bozmasın ve öyle bir istikamet ver ki, ebediyen bu doğrultudan sapmasın.

Hac vazifesini eksiksiz olarak yaptıktan sonra ona, memleketine sağ salim ve haccın feyiz ve bereketini elde etmiş olarak, güvenlik içinde dönmeyi nasip eyle.

En sonunda hepimizin yolu Sana varacak.

Hacı Olmak Hacı Kalmak - Dr.Ekrem Keleş

Hacı olmak için kişi, manevî hayatını olumsuz etkileyen her şeyi bırakmak vebir daha bunlara dönmemek kararlılığı ile yola çıkar. Dolayısıyla hacı olmak pek kolay değildir. Fakat asıl önemli olan, hacı olduktan sonra hacı kalmaktır. Çünkü hacı olduktan sonra hacı kalınmaz ise, hacı olmak -en azından kısmen anlamını yitirir.Hacı olduktan sonra hacı kalmamak, onca uğraşarak ördüğü örgüyü gerisin geri sökmek gibidir.

Hac, bir Müslüman açısından, hayatının en önemli değişim, gelişim ve belki de dönüşüm duraklarından biridir. Tövbe etmek, o güne kadar müptelâ olduğu birtakım günahlar varise, onlardan sıyrılmak, eşitlenme bilincine ermek, hacı olmanın vazgeçilmezleridir.

Hac yapmış Müslüman' anlamında kullandığımız ‘hacı' terimi, müminiçin Allah'ın misafiri olarak Beytullah'a kabul edilmiş olmak anlamına gelmektedir. Bu sebeple böyle bir unvana lâyık olabilmek için hacının, alışkanlık haline getirdiği birtakım kötülükler var ise bunları terk etmesi ve iyi bir müminin sahip olması gereken güzel ahlâkî vasıflar ile bezenmesi gerekir. Hacı, bir azimve kararlılıkla çıktığı kutsal yolculuktan bazı kötü nitelikleri terk etmiş ve bazı iyi nitelikler elde etmiş olarak dönmelidir.

Takva, zühd, İslâm'ın güzel ahlâk vasıfları elde edilmesi gerekenlerdendir. Zulüm, haksızlık, yalan, menfaatçilik, dedikodu, gıybet, haksızlık, hıyanet, ahde vefasızlık, aldatma, eksik ölçme ve tartma... gibi kötü ahlâk vasıfları ve muameleler de terk edileceklerdendir.

Hacda arzu edilen ruhî yenilenmeyi sağlayabilmek için kişi, içindeki hertürlü manevî kir ve pası, ruhuna yük teşkil eden bütün ağırlıkları söküp atmalıdır. Tüm dünyalık kaygıları bir tarafa bırakıp tam anlamıyla ruhunu arındırmaya yoğunlaşmalıdır.

Hacı için hayat, hacdan önce ve hacdan sonra olmak üzere ikiye ayrılır. Hacda beyaz bir sayfa açılır. Kutsal yerlerde hem geçmişe, hemde geleceğe doğru bir yolculuk yapan hacı, hacda gördüğü ve yaşadığı hakikatlerden sonra, elbette eldeettiği bu safiyetini korumaya gayretedecektir.

Hac yapmakta ki temel hedeflerden biri, İslâm'ın ışığının ilk çıktığı kutsal topraklardan birtakım güzellikleri yüklenmiş olarak dönmektir. Hacı kalabilmek için kazanılan bu güzelliklerin korunmasına büyük özen göstermek gerekir.

Hacı olmak için kişi, manevî hayatını olumsuz etkileyen her şeyi bırakmak ve bir daha bunlara dönme-mek kararlılığı ile yola çıkar. Dolayısıyla hacı olmakpek kolay değildir. Fakat asıl önemli olan, hacı ol-duktan sonra hacı kalmaktır. Çünkü hacı olduktansonra hacı kalınmaz ise, hacı olmak en azından kıs-men anlamını yitirir. Hacı olduktan sonra hacı kalmamak, onca uğraşarak ördüğü örgüyü gerisingeri sökmek gibidir.

Halkımızın haccı tutmak olarak dile getirdiği husus, aslında hacı kalmayı anlatan bir deyimdir. Haccın mebrur olmasının anlamı da budur. Hacının, hac yaptıktan sonra bir daha kötülüklere dönmeme ve masiyetlere dalmama taahhüdüne bağlı kalmasını ifade eder.

Hac, bir arınma sürecidir. Bu süreci yaşadıktan sonra tekrar kirlenmemektir hacı kalmak.

Hacı olma süreci kısa sürer, ancak hacı kalma süreci uzun ve sınavlarla doludur. Bu süreçte şeytan, ki-şinin kazanımlarını elinden almak için çok uğraşır. Şeytanın bu uğraşı, aslında hacda ne büyük kaza-nımlar elde edildiğinin de bir göstergesidir.

Hacı olmak, Müslüman olmanın sorumluluklarını hakkıyla yerine getirme taahhüdüdür bir bakıma.Hacı kalmak ise bu taahhüde bağlı kalmaktır.

Hac, kişinin hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Hacı kalmak, bu dönüm noktasından sonra kişinin sonraki hayatının öncekine oranla gerek iyilikler açısından gerek ahlâkî açıdan ve gerekse ibadet hayatı ve Allah'a yakınlık bakımından daha iyiye doğru gitmesi demektir.

Allah sevgisi, peygamber sevgisi, sahabe sevgisi, Müslümanlara karşı sevgi, saygı, kardeşlik duygula-rı... İnsanların derdini dert edinme bilinci... Bütün bunlar hacı kalmanın gerekleridir.

Hacı kalmak, hayatında tertemiz bir sayfa açtıktan sonra bu sayfayı bir daha günahlar ile isyanlar ile ve kötülüklerle kirletmemektir. Hacı kalmak, erdemli olmaktır. Hacı kalmak, hakka hukuka riayet etmektir. Hacı kalmak, örnek Müslüman olma sorumluluğunu daha bir bilinçle taşımaktır. Hacı kalmak, samimiyeti kuşandıktan sonra o samimiyeti kaybetmemektir. Hacı kalmak, şeytan taşlarken simgesel olarak şeytana iade edilen günahları, kötülükleri, ahlâkî kusurları tekrar geri getirmemektir. Hacı kalmak, tövbeyi bozmamaktır. Tevbe-i nasuh sahibi olmaktır. Hacı kalmak, memeden çıkan sütün geri memeye konmasının mümkün olmadığı gibi günahlara veda etmektir. Hacı kalmak, sözüne bağlı kalmak, verdiği sözden dönmemektir.

Hacdan sonra tekrar kötülüklere dalmakta, dinî hayat açısından dikiş tutmayacak bir sürece girme ris-ki vardır. Böyle bir süreç, Müslüman açısından korkunç bir uçurumdan aşağıya doğru yuvarlamaya başlamak gibidir. Çünkü eğer gerçekleştirilebilirse kutsal iklimdeki tövbe, çok güçlü bir dönüştür. Böy-lesine güçlü bir tövbe ve dönüşten sonra tövbesinibozanın tekrar aynı düzeyde bir tövbeyi yakalayabilmesi imkânsız değil ise de gerçekten çok zordur.

İslâm'a göre, hacdan döndükten sonra, dinî sorumlulukta herhangi bir değişiklik yok ise de insanlar hacıyı örnek Müslüman olarak görmek isterler. Bu bakımdan bilhassa olumsuz tutum ve davranışlarının İslâm'ın aleyhinde propaganda malzemesi yapılacağını göz önüne alarak hacı, daha bir dikkatli ve bilinçli olmak zorundadır.

"Gerek dürüstlük, doğruluk, özü sözü bir olmak... gibi ahlâkî nitelikler açısından ve gerekse İslâmî bi-linçlenme noktasından bir hacının, hacdan sonraki İslâmî hayatının hac öncesinden daha ilerde olması,makbul (mebrur) haccın en açık belirtisidir. Yaptığı hac, Allah'a saygısını, takvasını ve ahiret hayatına daha iyi hazırlanma şevkini ne derece artırmışsa, Allah nezdinde haccı o derece kabul görmüş demektir. Bundan dolayı hacı, hacdan sonraki hayatını, hac günlerinde odaklandığı İslâmî yaşantı doğrultusunda sürdürme çabası içinde olmalıdır. Allah'a verdiği sözü daima hatırında tutarak kötülüklerden, İslâm'ın onaylamadığı her türlü söz, fiil ve davranıştan uzakdurmalıdır. Hacer-i Esved'de yaptığı sözleşmeyi, ah-di bozmamalıdır. Çünkü o bu hareketiyle, bundan böyle Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmeyeceğine söz vermiş olmaktadır. Bu itibarla hacı, yaptığı bu sözleşmeyi ihlâl edecek her türlü söz, fiil ve davranıştan uzak kalmaya özen göstermelidir. Şeytanın ya da heva ve hevesinin peşine takılarak ahde vefasızlık etmemelidir."

Hac İbadeti - Dr.İsmail Karagöz

Yüce Yaratıcı, insanları ibadetlerle sorumlu tutmuş (Zâriyât, 56), onların nasıl ibadet edeceklerini de peygam-berleri vasıtasıyla bildirmiştir. Bu sebeple olmalı ki, kendi sıfatlarından biri olan "hâdî" (rehber, kılavuz, doğru yolu gös-terme) sıfatını peygamberlerine de vermiş ve her topluma bir hâdî / rehber göndermiştir (Ra'd,7). Son rehber Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. Hz.Muhammed (s.a.s.), ilk peygamber Hz. Adem(a.s.)'den itibaren devam ede gelen Hak din İslâm'ı en mükemmel şekliyle insanlara tebliğ etmiş (Mâide, 3) ve onlara ibadetlerin nasıl îfa edileceğini uygulayarak göstermiştir (Bakara, 152,238).

İbrahim ve İsmail (a.s.), Kâbe'yi yaptıkları zaman Allah'a niyazda bulunmuşlar, hac menasikini nasıl yapacaklarını bildirmesini istemişlerdi. Allah (c.c) da onlara vahiy meleği ile hac ibadetinin nasıl yapılacağını bildirmişti (Bakara, 127-128). Dolayısıyla evrensel bir ibadet olan hacibadeti (bk. DİA, XIV, 382-386), Hicaz bölgesinde biliniyor ve uygulanıyordu, ancak aslından sapmalar ve bozulmalar olmuştu. Yüce Allah, hac ibadeti ile ilgili birçok ayet indirmiş (meselâbk. Bakara, 158, 186, 196-203; Âl-i İmrân, 96-97; Hac, 25-30, 33-37), bu ayetlerde haccın kimlere farz olduğunu, bir kısım menasikin nasıl uygulanacağını ve hacda hangi davranışların yapılmayacağını bildirmiş, Peygamberimiz (s.a.s.) de hicretin 10. yılında yaptığı hac ile bu ibadetin uygulamasını ümmetine bizzat göstermiş ve öğretmiştir (bk. Ebû Dâvûd, Menâsik, 57-67, II,455-482).

Sözlükte "gitmek, yönelmek ve ziyaret etmek" anlamlarına gelen, İslâm'ın beş temel esasından biri olan (Buhârî, İman, 1, I, 8) ve ömürde bir defa yapılması gereken (Müslim, Hac,412, I, 975) hac; bedensel ve ekonomik yönden imkanı olan ve ergenlik çağına gelmiş özgür her Müslümanın belirli bir zaman içinde Kâbe, Arafat, Müzdelife ve Mina'da belirli menasiki yerine getirmek suretiyle yapılan bir ibadettir. fiu ayet; hac ibadetinin evrenselliğini, haccın kimlere farz olduğunu ve haccın dindeki yerini açıkça bildirmektedir:

"Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, Mekke'de âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe'dir. Onda apaçık deliller, Makâm-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnîdir" (Âl-i İmrân, 96-97).

Müslümanların, hacca gitme imkânı elde ettikleri yıl hacca gitmeleri, bu görevi sonraki yıllara ertelememeleri en isabetli olan davranıştır. Çünkü çeşitli sebeplerle bu imkânlarını kaybedebilirler ve hac yapmadıkları için sorumlu olurlar. Şu hadis bu gerçeği açıkça beyan etmektedir:

"Hac yapmak isteyen kimse acele etsin. Çünkü hasta olabilir, (servetini, parasını) yitirebilir veihtiyacı ortaya çıkabilir" (İbn Mâce, Menâsik, 1.II, 962).

Hacda gösterilecek titizlik, yasaklara özenle uyma, insanları incitmeme ve kurallara riayetetme Müslümanlara, başka zamanlarda kazanamayacakları ölçüde bir duyarlılık kazandırır. Bunun yanında öfkelenmemek, kaba ve kırıcı konuşmamak, sabırlı, nazik, saygılı ve güler yüzlü olmak gibi ahlâkî davranışlarda haccı gereği gibi yerine getirenlerin elde edecekleri manevî kazançlar arasında yer alır   

"Niyet" ve "telbiye" (ihram) ile başlanan hac ibadeti, belirli aylarda yapılır. Bu aylarda daha önce helâl olan bazı davranışlar ihrama girmekle yasak olur. Müslüman, ihramlı olduğu sürece diline, eline ve diğer uzuvlarına sahip çıkar, Allah ve Peygamberin yasak ettiği söz, fiil ve davranışlardan uzak durur, zikir, dua ve tövbe ile kalbini bütünüyle Allah'a açar, böylece dindarlığın (takva) doruk noktasına ulaşmaya çalışır. Hem ihramile başlayan geçici yasaklara hem de sürekli olan yasaklara uyar. Bu sayede nefsinin süflî arzularına, şeytanın düşmanlığına ve bozguncu insanların kötülük ve günah telkinlerine karşı koyma bilincini kazanır, tövbe ile günahlarından arınır, dua ve ibadetlerle imanını besler ve yurduna engüzel ahlâk sahibi olarak döner. İşte yazımız da bütün bu hususlara delalet eden Bakara sûresi-nin, "Hac (ayları), bilinen aylardır. Kim bu aylar da hacca başlarsa, artık ona hacda cinsel ilişki, günaha sapma ve kavga etme yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Azık toplayın, kuşkusuz, azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri! Bana karşı gelmekten sakının" anlamındaki 197. ayetini tahlil etmeye çalışacağız.

Ayet, 5 hüküm içermektedir.

1.    Hac ibadeti, belirle aylarda yapılır."Hac, belirli aylardadır" cümlesi; hac aylarının halk tarafından bilindiğine, haccın bu aylarda yapılması gerektiğine, cahiliyye Araplarının yaptığı gibi hac aylarının değiştirilemeyeceğine ve haccın vaktinin bütün bir yıl değil, aylarla sınırlı olduğuna işaret etmektedir.

Hicaz diyarında hac ibadetinin zamanı ve şekli öteden beri biliniyor ve uygulanıyordu. Ancak birtakım aslından sapmalar ve bozulmalar olmuştu (DİA, XIV, 387). Meselâ Kâbe'de ıslık çalarak ve el çırparak dua ediyorlardı (Enfâl, 35),ihramlı iken iyi bir davranış inancıyla evlere, evin arka duvarından açtıkları bir delikten giriyorlardı(Bakara, 189), bahar mevsimine denk gelsin diye hac aylarını değiştiriyorlardı, Kureyş ve müttefikleri (hums) Arafat'a çıkıp vakfe yapmıyorlardı (Bakara, 199), Arafat'a Kureyş ve müttefiki olmayanlar (hılleli olanlar) çıkıyordu. Bunlar Kureyş ve müttefiklerinden birinin elbisesini borç veya satın alamazlarsa Kâbe'yi çıplak tavaf ediyorlar (bk. A'raf, 87, 31-32; Buhârî, Hac, 67), Safa ile Merve arasında sa'y yapmıyorlardı (Bakara 158). Arafat ve Mina'da ticareti yasaklamışlardı(Bakara, 198; bk. DİA, XIV, 387).

Bilinen hac ayları; şevval ve zilkâde ayları ilezilhicce ayının ilk 10 günüdür (Tirmizî, Sünen,III, 272). Kur'an-ı Kerim'de bilinen aylar zikredilmemiştir. Çünkü bu aylar biliniyordu. Hac aylarının şevval, zilkade ve zilhicce olduğu konusunda İslâm bilginleri arasında ittifak vardır, sadece zilhicce ayının tamamı mı yoksa sadece ilk 9 veya ilk 10 günü mü olduğu konusunda sahabe,tâbiîn ve müçtehit bilginler arasında ihtilâf vaki olmuştur: Sahabeden Abdullah İbn Mes'ûd (ö.32/657) ve Abdullah İbn Ömer (ö.73/692), tabiînden Atâ bin Ebî Rebâh (ö. 114/732) ve Muhammed İbn fiihâb ez-Zührî (ö. 124/741), müçtehit imamlardan Malik b. Enes (ö. 179/795)'egöre zilhicce ayının tamamı hac aylarına dahildir. Sahabeden Abdullah İbn Abbâs (ö.60/687),tabiînden fia'bî (ö. 105/721), Süddî (127/745)ve İbrahim en-Nehâî (ö.95/714), müçtehitimamlardan Ebû Hanîfe (ö. 150/767) ve Ahmedb. Hanbel (ö. 241/855)'e göre zilhicce ayının sadece ilk 10 günü hac aylarına dahildir. Tabiînden Mücâhid b. Cebr (ö. 103/721) ve Tavus b.Keysân (ö.106/724), müçtehit bilginlerden İmam Evzâî (ö. 157/774), İmam fiâfiî (ö.204/819) ve İmam Ebû Sevr (ö.240/850)'e göre hac aylarına zilhiccenin sadece ilk 9 günü dahildir (bk. Taberî, Abdullah b. Cerîr, Câmiu'l-BeyânAn Te'vîli Âyi'l-Kur'an, II, 2/257. Beyrut, 1988; Kurtubî, Muhammed b. Ahmed, el-Câmi' li Ah-kâmi'l-Kur'ân, II, 405. Dâru İhyâi't-Türâsî'l-Arabî, Kahire, 1935)

Aylar anlamındaki "eşhür", "şehr" kelimesinin çoğuludur. Arap dilinde çoğul, üç ile başlar. Zilhicce ayının tamamını hac aylarına dahil edenler için "eşhür" kelimesi üç ayı ifade etmektedir. Zilhicce ayının ilk 9 veya 10 gününü dahil edenlerise iki ay ile üçüncü ayın bir kısmının dahil edilmesinin çoğul ifade ettiğini söylemektedirler (Kurtubî, II, 405).

Hac ayları belirli olduğuna göre bu aylardan önce ihrama girilebilirmiş  Bu konuda da ihtilâf vardır: Abdullah ibn Abbâs (ö.60/687), Atâ ibnEbî Rebâh (ö. 114/732), Mücâhid b. Cebr (ö.103/721), Tavus b. Keysân(ö.106/724), İmam Evzâî (ö. 157/774), İmam fiâfiî (ö. 204/819) ve İmam Ebû Sever (ö.240/850)'e göre bu aylardan önce hac için ihrama girilemez, girilirse bu ihram ile yapılan hac nafile bir hac olur. Hanefî, Hanbelî ve Malikî bilginlere göre hac aylarından önce ihrama girilebilir, ancak sünnete muhalif olduğu için mekruh olur. Haccın diğer menâsikinin ise bu aylar içinde yapılması gerekir (Kurtu-bî, II, 406,343-344; Yazır, II, 719).

2.     Hacca özgü yasaklar vardır. Bu hükmü, âyetin "Kim bu aylarda hacca başlarsa, artık ona hacda cinsel ilişki, günahasapma ve kavga etme yoktur" cümlesinden çıkartıyoruz.

"Kim hac aylarında haccı kendisine gerekli kılarsa" anlamındaki (Taberî, II, 2/261) şart cümlesi; niyet ve telbiye ile hacca başlarsa demektir. Hacca başlandıkta sonra bu haccın mutlaka tamamlanması gerekir: "Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın"(Bakara, 196) anlamındaki ayet bunun delilidir. Başlanan hac, bir düşman engellemesi ve hastalık gibi bir engel sebebiyle tamamlanamazsa kurban kesilerek ihramdan çıkılır ve bir başka yıl kaza edilir. (Bakara, 196)

"Artık bu kimseye hacda cinsel ilişki, günahasapma ve kavga etme yoktur" cevap cümlesi ile hac yapanlara bir kısım söz, eylem ve davranışlar yasaklanmaktadır. Ayette geçen "refes" kelimesi cinsel ilişki, cinsellikle ilgili sözler ve davranışlar; "fısk" kelimesi; Allah ve Peygamber'in razı olmadığı ve aklı selimin hoşlanmadığı her türlü kötü söz, fiil ve davranış; "cidâl" kelimesi ise kavga, tartışma, küfürleşme, öfkeyi  doğuran ve kalpkıran hitap demektir (bk. Taberî, II, 2/263-271).

Yüce Allah, üç kelime ile dil, cinsel organ ve diğer uzuvlarla işlenen her türlü sözlü ve fiilî davranışı yasaklamaktadır. Bu davranışlardan cinsellikle ilgili olan sözler ve cinsel ilişki hac öncesinde kişinin eşine karşı helâl iken hacda ihram süresince yasak olmaktadır. Diğer davranışlar ise hac öncesinde, hacda ve hac sonrasında dinen uygun olmayan davranışlardır. Müslüman niyet ve telbiye ile ihrama girerek irade eğitimine ve nefis terbiyesine başlamaktadır. Çünkü hac öncesi helâl olan bazı söz, fiil ve davranışlar ihramile yasak olmaktadır. Bu yasakları şöyle sıralayabiliriz:

Erkekler; ihramlı oldukları sürece dikişli elbiseve ayakkabı giyemezler ve başlarını örtemezler; erkek ve kadınlar; ihramlı iken vücutlarına, yatılacak yerlere veya ihram örtülerine koku sürmezler, jöle, ruj, oje, briyantin, parfüm ve sprey kullanmazlar, saçlarını boyayamazlar ve kına yakmazlar; saç, sakal, bıyık, koltuk altı ve kasık tüyleri ile vücutlarının herhangi bir yerindeki tüyleri tıraş edemezler veya herhangi bir şekilde gidermezler; el ve ayaklarının tırnaklarını kesemezler; eşleriyle sevişemezler ve cinsel ilişki de bulunamazlar; kara hayvanlarını avlayamazlar; harem bölgesinde kendiliğinden yetişen ağaç ve bitkileri kesemez ve koparmazlar. Bu yasakları ihlâl edenler haccın yeniden yapılması, kurban kesilmesi, sadaka verilmesi ve oruç tutulması gibi işlenen yasağa göre farklı cezalar öderler (bk.İ. Karagöz, M. Keskin, H. Altuntaş, Hac İlmihali,DİB Yayını, 2004, Ankara).

Bu sayılanlar aslında mübah davranışlardır. Müslümanlar ihram ile bu mübah davranışlarıda kendilerine yasak etmekte ve böylece daha önce yapageldikleri bu fiillerden uzak durmak suretiyle irade ve sabır eğitimi ve nefis terbiyesi yapmakta, haramlara ve yasaklara karşı duyarlılık kazanmakta, haramlardan uzak kalma ve nefsine hakim olabilme becerisi ve yeteneğini pekiştirmiş olmaktadırlar. Bu bilinç ve davranışla makbul bir hac yapanları Peygamberimiz (s.a.s.) bağışlanma ve cennet ile müjdelemektedir:

"Kim, Allah için hac yapar bu esnada cinselilişkide bulunmaz, kötü söz söylemez ve günahişlemezse annesinden doğduğu günkü gibi (tertemiz olarak) döner" (Buhârî, Hac, 4,II, 141)

Müminler, ihrama girerken büründükleri beyaz elbiseleriyle, kabre girerken bürünecekleri kefenin benzerliğinin şuurunda olurlar, hacdabulundukları bütün olumsuz söz, fiil ve davranışlardan uzak kalırlar, gündelik alışkanlıklarından ve bağımlılıklarından kurtulurlar, hac esnasında hiçbir şeye zarar vermemeli, çevresiyle ilişkilerinde son derece dikkatli olurlar, olmaları gerekir.Hacda gösterilecek titizlik, yasaklara özenle uyma, insanları incitmeme ve kurallara riayet etme Müslümanlara, başka zamanlarda kazanamayacakları ölçüde bir duyarlılık kazandırır. Bunun yanında öfkelenmemek, kaba ve kırıcı konuşmamak, sabırlı, nazik, saygılı ve güler yüzlü olmak gibi ahlâkî davranışlar da haccı gereği gibi yerine getirenlerin elde edecekleri manevî kazançlar arasında yer alır. Dolayısıyla Müslümanlar, hacesnasında, daha önce teorik olarak haberdar oldukları ahlâkî özellikleri uygulama imanı bulurlar. Müminlerin ahlâkî özellikleri kazanabilmeleri için yaptıkları ibadetlerin bilincinde olmaları veher davranışlarında Allah'ın rızasını elde etmeyi gaye edinmeleri gerekir. Bu nedenle müminler; Mescid-i Haram, Ka'be, Safa ve Merve, Arafat, Müzdelife, Mina ve Cemerât'ta hac menasikini yaparken; ev ve otellerde, çarşı ve pazarda sosyal ilişkilerinde saygılı olmak, kimse ile tartışmamak ve çevre temizliğine gereken özeni göstermek durumundadırlar. Aksi davranış elde edilecekleri sevaba eksilteceği gibi, günah kazanmalarına da sebep olabilir. Hac görevini yerine getiren müminler, ülkelerine döndüklerinde hacda kazandıkları güzel hasletleri devam ettirmek veçevrelerine örnek olmakla yükümlü olurlar. Bu yükümlülüğün ihlâl edilmesi manevî sorumlulukve vebal getirir.

3.    İyi amelleri Allah bilir ve ödüllendirir. Bu hükmü, ayetin, "Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir" cümlesinden çıkartıyoruz. Ayette geçen "hayr" kelimesi övülen ve arzulanan bütün iyi, yaralı ve güzel amelleri içerir. Çok anlamlı bir kelime olan "hayr" kelimesi; Kur'an'da iman (Enfâl, 70), İslâm (Kalem, 12) ve Kur'an (Bakara,105) anlamlarında kullanıldığı gibi zafer (Ahzab,25), mal-mülk (Bakara, 180), âfiyet (En'âm, 17), iffet (Nur, 12), güzel edep (Hucûrât, 5) faydalışey (A'râf, 188), en fazîletli (Mâide, 114) ve şerrin zıddı (Al-i İmrân, 26) anlamalarında da kullanılmıştır. Tahlil etmeye çalıştığımız ayette geçen"hayır" kelimesi; hem hacda hem hac dışında Kur'an'a ve sünnete uygun olan, sahibine dünyave âhirette yararı dokunan her türlü güzel amelleri ifade eder. Hac söz konusu olduğunda, niyetedip telbiye ile ihrama girmek, Arafat'ta vakfe yapmak ve Kâbe'yi tavaf etmek gibi farz görevler, sa'y yapmak, Müzdelife'de vakfe yapmak,şeytan taşlamak, saçları tıraş etmek, kurban kesmek veda tavafı gibi vacip görevler; kudüm tavafı, Arefe gecesini Mina'da ve bayram gecesini Müzdelife'de geçirmek ve bayram günlerinde Mina'da kalmak gibi sünnet görevler, yapılan tavaflar, kılınan namazlar, edilen dualar, okunan Kur'an-ı Kerimler, tövbe, istiğfar ve zikirler, bütün menasiki ile hac ve umre "hayr" kelimesine dahildir. "Allah bilir" cümlesinde, "Allah yapılan bütün hayırlardan haberdardır, bu hayırları yapanları ödüllendirir anlamı" da vardır. Peygamberimiz (s.a.s.) bu mükâfatın bağışlanma ve cennet olduğunu bildirmiştir: "Umre, diğer umre'yekadar yapılan günahlara kefarettir. Makbul bir haccın mükâfatı ancak cennettir" (Müslim, Hac,437, I, 983)

Adam öldürme, hırsızlık etme, yalan söyleme, namaz kılmama ve mazeretsiz oruç tutmama gibi büyük günahlardan kurtulmak için şartlarına uygun tövbe yapılması ve insan haklarının ödenmesi gerekir.

4.   Yolculuk ve ahiret için hazırlık yapılmalıdır. Bu hükmü ayetin, "Azık toplayın, kuşkusuz, azığın en hayırlısı takvadır" cümlesinden çıkarmaktayız. "Vetevvedü" fiilinin kökü olan "zâd"kelimesi; yiyecek, içecek, giyecek ve binit gibi insanın gereksinimlerini gideren şeyler anlamındadır. "Vetezevvedü" cümlesi ile Yüce Allah hacca hazırlıklı gidilmesini emretmektedir. Ayet, "bizAllah'a güveniyoruz" diyerek yiyecek ve içecekte dariki yapmadan hacca giden bir kısım insanlar hakkında inmiştir (Taberî, II, 2/279-281).Ayet; tedbirsiz tevekkülün olamayacağına, ancak imkânı olanların hacca gitmeleri gerektiğine, pa-rasız ve hazırlıksız hacca gidip insanlara yük olmanın ve dilenmenin doğru olmadığına işaret etmektedir.

Yüce Allah,"Vetezevvedü" cümlesi ile maddî anlamda, biyolojik ve bedensel ihtiyaçların tedarik edilmesini emrederken "azığın en hayırlısı takvadır" cümlesi ile iman, ibadet, sâlih ameller,güzel ahlâk, hayır ve hasenat ile âhirete hazırlık yapılmasını emretmektedir. "Takvâ" kelimesi; her türlü Allah'a itaat olan söz ve amelleri içerir.İnsan, iman edip sâlih ameller işleyerek, haram ve günahlardan sakınarak takva sahibi olur. İlâhî emir ve yasaklara ne kadar muhalefet ederse o kadar takvasında eksilme olur.

İnsan hacda olduğu gibi herhangi bir yolculuk yaptığı zaman da gerekli hazırlığı yapmalıdır. Bu hazırlığı yapmazsa meselâ yetecek kadar yanında para almazsa veya kredisi yoksa yolculukta sıkıntı çeker, perişan olur, aç ve açık kalır. Aynen bunun gibi dünyadan ahirete yapılan yolculuk için de tedarikli olunması gerekir. Ahiret yolculuğunun tedariki, iman, ibadet ve sâlih ameller kısaca "takvâ"dır. Ayetin bu iki cümlesi her ikiyolculuğu da işaret etmektedir.

5.    Allah'a karşı gelmekten sakınmak ibadettir.Bu hükmü, ayetin, "Ey akıl sahipleri, bana karşı gelmekten sakının" cümlesinden çıkartıyoruz. Yüce Allah, en hayırlı azığın takva olduğunu bildirdikten sonra akıllı insanları muttakî olmaya çağırmaktadır. "Bana karşı gelmekten sakının"demek "muttakî insan olun" demektir. Takva, Allah katında en üstün mertebedir (Hucûrât, 13).Cennet de muttakîler için hazırlanmıştır (Al-i İm-rân, 133). Kur'ân'da yaklaşık 60 küsur ayette "Allah'a karşı gelmekten sakınılması" emredilmekteve bütün peygamberlerin toplumlarına Allah'akarşı gelmekten sakınmayı emrettikleri bildirilmektedir (fiuarâ, 108, 110, 126, 131, 132, 144,150, 162, 179). Çünkü Allah'a karşı gelmekten sakınan insan, Allah'ın razı olmayacağı hiçbir söz söylemez, hiçbir davranışta bulunmaz, hiçbir ibadeti terk etmez, hiçbir günahı fiili işlemez. Muttakî insan, hem Kur'an hükümlerine (şerîata)hem de tabiat kanunlarına (sünnetüllaha) uyarak dünya ve âhirette kendisine ve başkalarına zarar verecek davranışlardan sakınır. Muttakî insan, en aydın, en dindar, en ahlâklı, insan haklarına ve çevreye en saygılı insandır. Yüce Allah'ınakıllı insanlara hitap etmesi anlamlıdır. Çünkün ancak aklını kullanan insanlar, takva mertebesine erebilir ve muttakî olma bilincini yakalayabilirler. Aklını kullanmayanlar, nefislerine ve şeytana uyarlar, neticede zalim, âsi ve fâsık olurlar, böylece kendilerini ilâhî azaba duçar ederler.

Son Peygamber'in Başşehri Medine - Prof.Dr.Mehmet Emin Özafşar

Mescit, ilk Müslüman nesil için yalnızca Rablarına ibadet ettikleri bir mekân değil, aynı zamanda sevinçlerini, coşkularını, heyecanlarını paylaştıkları, üzüntülerini dillendirdikleri, hayatî kararlar alıp uygulamak için ahdettikleri bir zemin; Peygamber'in Müslüman olmak için oluk oluk gelen heyetleri huzuruna kabul ettiği, onlara İslâm'ın temel esaslarını, Müslüman olduklarında sahip olacakları hak ve yükümlülükleri öğrettiği ve kendileri için hayır dualar ederek, hediyelerle yurtlarına yolcu ettiği bir kabul yeriydi.

Veda tepesinin ufkunda Son Peygamber ve arkadaşı göründüğünde tarih, milâdî yedinci yüzyılın ilk çeyreğini gösteriyordu. Ufukta beliren bu siluetle bir kasabanın da kaderi değişmeye başlıyor, insanlık tarihinin kadim yerleşim merkezlerine eş bir önem ve şöhretin kapılarını aralıyordu. Bu kasaba on yılda, Babil, Mekke, Beytü'l-Makdis, Atina, İskenderiye ve Roma'nın insanlık tarihinde oynadıkları rollere denk, hatta onları aşan bir role ha-zırlanıyordu.

Yesrib, Medine oluyor, şehirler doğuran, diyarlara kol atan, kıtaları bağrına basan bir inanca yurt oluyordu. Yesrib, Medine olmasaydı, Mekke yeniden tevhidin kalesi olur muydu? Hire'nin kalıntıları üzerine Kûfe kurulur, Cundişapur'un kültür birikimini kat be kat aşacak bir ilim merkezi doğar mıydı? Babil'in namını unutturacak bir siyaset, sanat, kültür ve edebiyat başkenti Bağdat kurulur muydu?  Kadim İran kültürünü içine alıp eritecek polemik, diyalektik, züht ve heyecan kenti Basra kurulur muydu?  Şam, Antakya'nın tarihi mirasına rakip; Fustat, İskenderiye'nin birikimini geleceğe taşımaya âmâde bir şehre dönüşürmüydü?

Yesrib'in Medine olmasıyla insanlık, güller şehri Merv'i; medreseler kenti Nişabur'u; mimari harikalar diyarı Buhara, Semerkant, Kurtuba,Bursa, Edirne, İstanbul ve daha nice yüzlerce esenlik diyarıyla tanıştı.Yesrib'i Medine yapan din ve medeniyet ruhu, bütün bu şehirlere hayat verdi.Veda tepesinin ufkunda görünen Son Peygamber ve arkadaşı, insanların kalplerinden kaynayan sevgi çağıltısı eşliğinde girdikleri şehirde, ilk iş olarak bütün insanlığı saracak sevginin menbaı olsun diye birkalp merkezi yaptılar. Adına "Mescidü'n-Nebi = Peygamber Mescidi"denildi. Şehrin yeni sakinleri muhacirler ve eski sakinleri Ensar, şehrin kalbini hep birlikte inşa ettiler; kerpiçten, altı kum döşeli, üstü hurmadalları ile örtülü. Her şeyiyle doğal olan bu kalbin tek hayat pınarı Peygamber, tek süsü inananların içtenliğiydi. Geleceğin Müslüman kentlerinde yükselen camilerin, kubbe ve minarelerin hayat suyu o pınardan,estetik, zerafet ve inceliği o içtenlikten gelir. Medine mescidi olmasaydı, olur muydu Şam Ümeyye Camii, Kubbetü's-Sahra, Bağdat Ulu Camii ve Müslüman kentlerinin kalbi ulu camiler? Bursa Ulu Camii, Süleymaniye, Sultanahmet, Selimiye olur muydu?

Yesrib'i, Hicaz yarımadasının kendi hâlinde, iç çekişmeler ve geçimsıkıntısı ile boğuşan bir yerleşim birimi olmaktan çıkarıp, dünya tarihinin en önemli kentlerinden biri hâline getiren şey, Son Peygamber'inşahsında somutlaşan inanç, bilgi, sevgi, özveri, adalet, merhamet ve cesaretti. Onun kenti Medinetü'n-Nebi, son dinin tarihinin yaşandığı ve yazıldığı kentti. Onun izini taşıyan her yer yeni bir anlam yüklendi, onun adını andığı her şeyyeni bir mânâ yüklendi. Minberi ile evi arasını cennet bahçelerinden bir bahçe diye niteledi. İnsanlar orada namaz kılabilmek için can ataroldu. Uzak diyarlardan Fars'tan, Yemen'den gelmiş, Peygamber aşığı, ilim sevdalısı yoksulların barındığı suffe, daru'l-hadislerin, Nizamiye,Süleymaniye ve daha nice ilim yuvalarının ön-cüsü oldu. Son Peygamberin sözleri, uygulamaları ve hatıralarını barındıran bu kent, kentleriçinde sünnet yurdu, "Daru's-Sünnet" oldu.

Son Peygamber, ashabıyla kerpiç duvarlı, kum sergili, yaprak dallarıyla örtülü bu Medine Mescidinde öyle anlar yaşadı ki, lâhzası dünyalara değer. Bir gün arkadaşlarıyla otururken siyah sakallı, süt beyaz elbiseli, kimsenin tanımadığı, ama yolcu olduğuna dair de hiçbir işaretin bulunmadığı bir zat gelmiş ve herkesin arasından  geçerek Peygamber'in dizlerinin dibine yaklaşarak; iman, İslâm ve ihsanın ne olduğunu sormuştu. Aldığı cevapları da onaylamıştı. Bu tavrıyla herkesi şaşırtan yabancı başka sorularda sormuş ve sonra geldiği gibi çekip gitmişti. Günler sonra Peygamber (s.a.s.) onun Cebrai lolduğunu haber vermişti. Cebrail Medine mescidine insanlara dinlerini öğretmek üzere gelmişti. Sünnet yurdunda insanlığın ufkuna doğan son din iman, İslâm ve ihsandan oluşmaktaydı.

Peygamber mescidinde yaşananları anlatmak ciltler ister. Mescit, ilk müslüman nesil için yalnızca Rablarına ibadet ettikleri bir mekân değil, aynı zamanda sevinçlerini, coşkularını, heyecanlarını paylaştıkları, üzüntülerini dillendirdikleri, hayatî kararlar alıp uygulamak için ahdettikleri bir zemin; Peygamberin Müslüman olmak için oluk oluk gelen heyetleri huzuruna kabul ettiği, onlara İslâm'ın temel esaslarını, Müslüman olduklarında sahip olacakları hak ve yükümlülükleri öğrettiği ve kendileri için hayır dualar ederek, hediyelerle yurtlarına yolcu ettiği bir kabul yeriydi. Mescit, Hz. Peygamber'in şehrinden ayrılırken en son terk ettiği, geri döndüğünde de ilk uğradığı yerdi. Bedir, Uhut, Hendek gibi hayati önemdeki askeri olayların kararaşamasında ve arkasında mescit toplanma yeriydi. Bedir'de olduğu gibi zaferle dönüldüğünde ganimetlerin tevziinin yapıldığı bir mekân;istenmeyen sonuçların alındığında Uhut gibiyeni durum değerlendirmelerinin yapıldığı bir karargâh niteliğindeydi. Bedir ve Uhut, Medine ile birlikte anılan iki önemli mevkidir. Her ikisi de İslâm tarihinde çok önemli iki olaya tanıklık etmiştir. Bedirde Son Peygamber, putperest kavmine karşı ilk askeri zaferini kazanmış; Uhut'da en çetin sınavlarından birini vermiştir. Uhut'da Müslüman ordusunun bozgunu sırasında Hz.Peygamber ve arkadaşlarının sığındıkları kaya oyuğu, bugün onun hatırasını o günkü hâliyleen yalın biçimde muhafaza eden ender mekânlardan birisidir. Mekke'de Cebel-i Nur'un ve Ce-bel-i Sevr'in, onun hatırasına dair tarihi tanıklıkları neyse, Uhut'daki kaya oyuğunun ki de odur. Medine müdafaasının en zor günlerine sahne olan Hendek savaşı; savunma hattı oluşturmakiçin kazılan çukurların bulunduğu mekanlar, buralardaki namazgâhlar ve düşman gözetleme kuleleri, Medine'nin Peygamber devrine ait tarihi yerleridir. İşte bu Hendek muharebesinin deher aşamasında Peygamber Mescidi, askerî karargâh ve sağlık merkezi olma özelliğini korumuştur. Hz. Peygamber'in can dostlarındanSa'd b. Muaz'ın tedavisi için mescide kurulanözel çadırı, Hz. Peygamber sabah akşam ziyaret etmekten geri kalmamıştır.

Yesrib'in Medine olmasının üzerinden dokuzyıl geçtiğinde, Medine mescidinde yaşananlar Son Peygamberin ahlâk, kişilik, âl-i cenaplık, mi-safirperverlik, şefkat, merhamet, akıl ve feraset, hikmet ve belâğat, bilgi ve strateji bakımından ne erişilmez bir mükemmeliyette olduğunun en somut örnekleridir. Senetü'l-vüfûd yani heyetler yılı denilen bu senede, Arap yarımadasının her tarafından kabile ve topluluk temsilcileri olukoluk Medine'ye akmış ve Hz. Peygamber, onların hepsini kendi mescidinde karşılamıştır. İbnHişam, İbn Sa'd ve İbn Şebbe gibi tarihçilerin detaylarıyla verdikleri bilgilerden, Hz. Peygamber'in  gelen heyetlerle nasıl yakından ilgilendiği, sıcak, samimi, sevecen ve şefkat dolu yüreğiyle onları karşıladığı, onlara çoğu zaman Remle bint el-Haris'in evinde ikramlarda bulunduğu, daha sonra mescitte huzuruna kabul ettiği, onlarla sohbet edip, kendilerini İslâm'ın temel inanç, ibadet ve ahlâk prensipleri konusunda bilgilendirdiği, hak ve yükümlülüklerini hatırlattığı; daha sonra, onlara çeşitli hediyeler verdiği, içlerinden bazılarını topluluklarına önder tayinederek memleketlerine uğurladığı anlaşılmaktadır.

Bugün on beş asır önceki orijinal çehresine ait hemen hemen hiçbir şeyin kalmadığı Peygamber şehri Medine, ismiyle, coğrafyasıyla, dağlarıyla, Müslüman ümmetin nesilden nesile aktardığı hatıralarıyla, tarih kitaplarında yer alananlatılarıyla ve hepsinden öte o Son Nebi'ye duyulan benzersiz sevgiyle, hasretin, özlemin, iştiyak ve bağlılığın, umudun ve arınmanın adresibir şehir olma özelliğini korumaktadır. Orijinal tarihinden geriye yalnızca Ravza-i Mutahha-ra'nın doğusunda yer alan Cennetü'l-Bakî kab-ristanı, şehrin civarında konumlanan dağlar ve vadilerin kaldığı şehrin, on beş asırlık tarihini yansıtan izleri de gün be gün silinmekte ve neredeyse tamamen yok olma aşamasına gelmektedir. Ravzayı kuşatan devasa yapılar, İslâm'ınsimgelerinden biri hâline gelmiş, Uhut dağınıdahi küçücük bir tepe görüntüsüne mahkum etmiştir. Hicretin birinci asrında başlayan otantik yapıları yok etme uğraşı, bugün en had seviyesine ulaşmıştır. Emevî sultanı Velid b. Abdülmelik'in Hz. Peygamber'in hane-i saadetlerinin yıkılıp, yerlerinin mescide ilâve edilmesi talimatı geldiğinde, orada bulunanların gözyaşlarına bo-ğuldukları aktarılır. O gün orada bulunan büyük hadisçi Said b. el-Müseyyib şöyle demekten kendini alamaz: "Vallahi isterdim ki, o odacıkları orijinal hâliyle muhafaza etsinler de Medine'de doğup yetişenler ve dünyanın çeşitli bölgelerinden buraya gelenler, Hz. Peygamber'innasıl kanaatkâr bir hayat yaşadığını görebilseler..." (İbn Sa'd, I/499)

Medine, değil bin yıl, bin beş yüz yıl, yüzyıl önceki çehresinden bile çok uzaklaşmıştır. Küresel sermayenin ahtapot  misali kolları orayı da sarmıştır. Bugün tarihte ruh verdiği Kurtuba'nın, kardeşi Kudüs'ün, bir zamanlar yerini, hatta adını (Medinetü's-selâm/Barış kenti) alanBağdat'ın yürek burkan kaderi, onun için duyulabilecek en trajik endişedir. Hadis kaynaklarında Medine'nin faziletine ilişkin aktarılan rivayetler bir teselli kaynağı olabilir miş Medine'nin cü-rûfu atıp, saf özü ortaya çıkaran körük gibi olduğunu bildiren hadisin (İbn Hibban, İhsan, IX/52(3735); keza, Medineliler'e korku salanları Allah'ın tuzun suda eridiği gibi eritip yok edeceğini ifade eden rivayetin (İbn Hibban, a.g.e ,IX/54 (3737) anlamlarının hakiki ve mutlak olmasını, herhalde her inanmış insan canı gönülden arzu ederdi.

Medine, Müslümanlar için artık, fizikî bir mekân olmaktan öte, bir mânâ şehridir. Hz. Peygamber'in Ravza-i Mutahhara'sını bağrında saklayan, ona duyulan sevgi selinin yatağı olan bir sembol şehirdir. Orayı ziyaret edebilmek, her Müslümanın dünyadaki en büyük emellerinden biridir. Onun şehrine, mescidine ve kabrine yak-laşırken, her inanmış yürek ayrı çırpınır, ayrılırken ziyareti sebebiyle Peygamberinin hoşnutluğunu kazanmış olmanın ümidiyle karışık ayrı yanar. İbn Batuta'nın yol arkadaşı Ali b. Hucr'a rüyasında ezberletilen şu dizeler, Peygamber'e duyulan hasretin ve onun kabrini ziyaretin ardındaki ümidin ifadeleridir.

Müjdeler olsun size ey ziyaretçiler!

Ey Peygamber aşkıyla Peygamber kabrine gelenler!

Onun sayesinde kurtuldunuz kıyamet günü bela ve kirden,

Mutluluğa kavuşsun, huzura ersin,

Burada sabahlayan, burada geceleyen! (İbnBatuta, YKY, I/186)

Bir Mübarek Sefer Olsa da Gitsem - Dr.Mustafa Kara

Hakk'ı arar isen kalbinde ara, Kudüs'te Mekke'de Hac'da değildir

Yunus Emre

Insanı tarif eden herkesin kullandığı tespit lerden biri de şudur: İnsan ruh ve bedenden meydana gelen bir varlıktır. İnsanın bir zâhiri/görünen, bir de bâtınî/görünmeyen yönü vardır. Konu ile ilgili şu ifadeler de sık sık kullanılır: Madde-manâ dengesi/ zâhir-bâtın dengesi/ ruh-beden dengesi/ dünya-âhiret dengesi...

Insan beden ve ruhtan meydana geldiği gibi ibadetlerimizin de bir bedeni, bir de ruhu vardır.
Ibadetlerimizin bir dış görünüşü bir de iç derinliği vardır. Bilindiği gibi namazda rükûya varmak, secdeye kapanmak... gibi hareketleri yapmak farzdır, bu hareketleri yaparken duâ okumak farz değildir. Oruç tutarken yemek yememek, cinsel ilişkiden uzak durmak, yani bedenimizin bazı maddî arzularını yerine getirmemek farzdır. Burada sorulması gereken temel soru şudur: Bu ibadetleri yaparken ulaşmamız gereken ruh hali nedir? Namazın farz olan bu diş şekli bize ne kazandırmalı, orucun bu maddî perhizi bizi nereye ulaştırmalıdır?

Kur'ân-i Kerîm'e göre namaz, insani bütün kötü ve çirkin şeylerden uzaklaştirir(Ankebût, 45), oruç ise insani takvâ noktasına yükseltir(Bakara, 183). Aksi halde eğilip kalkmaktan, açsusuz kalmaktan başka bir kazancimiz olamaz ve Allah'ın bunlara ihtiyacı yoktur. Hac da böyledir. Hac baştan sona sembollerle dolu bir ibadettir. Beytullah'in etrafinda dönmek, Safa-Merve arasında koşmak, Minâ'da şeytan taşlamak, Arafat'ta konaklamak gibi bu ibadetin temel esasları, sembollerin bir kismidir. Söz konusu hareketlerin diş görünüşüne takılır, ruhumuzla tavaf ve sa'y edemez, gönlümüzle vakfeye duramaz ve şeytani taşlayamazsak kazan- cimiz "yorucu turistik bir seyahat"tan öteye gidemeyecek demektir. Hac ibadetinin bereketinden nasiplenebilmek için başka "dikkat"lere başka "titizlik"lere ihtiyaç vardır. Bu ibadetle birlikte ilâhî aşkin işiğini yakalayabilmek için başka hazırlıklara, başka çabalara muhtaciz. Bunlardan şimdilik dört tanesine işaret edilebilir:

1. Hazırlık psikolojisi:Bütün ibadetlerde olduğu gibi hacda da hazirlanma psikolojisi "isinma hareketleri" çok önemlidir. Bedenimiz birden ısınmadığı/soğumadığı gibi ruhumuz da aniden bir atmosfere girip çıkamaz. Bunun için ibadetlerimizin öncesinde tefekkür ve tezek- kürle baş başa kalmamız gerekir. Namazdan önce ezani hu şû içinde dinlemek, ezandan önce huzûr ve duâ ile abdest almak "gerçek na- maz" için olmazsa olmaz bir şart olduğu gibi hac için de böyle bir oku- ma, düşünme, dinleme dönemi olmalıdır Bilindiği üzere haci adaylarına cârullah= Allah'in kom şusu dendiği gibi bu mukaddes topraklarda ömrünü geçirenlere de "mücâvir hayati yaşayanlar" denir. Dolayisiyla hazirlik döneminde ruhumuzu bu kom şu- luğa hazırlamamız, bu kom şuluğa gölge düşürebilecek kir ve paslardan temizlenmemiz gerekir. O'nun evine doğru gittiğimiz, kibleye yöneldi- ğimiz akıldan çıkartılmamalı, O'nun yolunun rehberi Hz. Peygamber'in adımladığı topraklara yöneldiğimiz, onun gördüğü dağlari, onun se- lâmladiği ta şlari müşahade edeceğimiz unutulmamalıdır. Bu anlamda hac bir "muhabbette yok oluş"tur. Yani fenâ fi'r-resûl ve fenâ fillâhtir. Bir başka ifade ile Hz. Peygamber'in izini sürerek Allah'a ulaşmaktır. Çünkü Allah'i sevebilmenin ve O'nun tarafından sevilebilmenin yolu Re- sûl'üne tâbi olmaktan geçmektedir (Âl-i Imrân, 31). Yûnus bu ayeti şöyle şerhediyor:


Araya araya bulsam izini
Izinin yoluna sürsem yüzümü
Hak nasip eylese görsem yüzünü
Yâ Muhammed canim arzular seni

2. Gurbet psikolojisi: Sosyal hayatta insanlarla kurduğumuz bağlar ve iş ilişkileri bazen öyle bir noktaya ulaşir ki, bunlar bizi denizin dibine doğru çeken demir halkalara dönüşürler. Bu ezici ve yok edici prangalardan kurtulabilmek için gariplik psikolojisine sığınmak gerekir. Bizi ablukaya alan bu demir çemberden kurtulmanin ve hürriyetin tadini tadabilmenin yolu "garib" kalmaktir. Yani sizi tanimayan bir muhitte kendi kendinizle ve aşkinizla baş başa kalmaktir. Sizi tanimayan, sizi alkişlamayan, size temennâ ile selâm vermeyen insanlarin arasinda gur- bet psikolojisini yaşamak insana çok bereketli "an"lar sunabilir. Hac bunun çok güzel örneği olmaya aday bir ibadettir. Beş yıldızlı otellerde yakın çevre ile, iş çevresiyle, eski tanıdıklarla çıkılan bir hac seyahatinin bu "zenginliği" sunması imkânsızdır. Bu çember, insanı mâlâya'niye, çarşıpazar gezmelerine, yemek menüsüyle ilgili tartışmalara, kafile başkanının ve din görevlilerin hata-sevap cetvelinin tutulmasına kadar götürür. Halbuki yapılması gereken şey kâinatın Efendisi'nin şu sözüne kulak vermektir: "Bu dünyada garip gibi ol! Yolcu gibi ol!" (Buhârî, Rikâk, 3).

Malatyalı derviş Niyazî-i Mısrî bu hadisi şöyle şerhediyor:

Gurbetliğe düşmedin
Mihnete sataşmadın
Kebap olup pişmedin
Biryanı arzularsın.

Bu hal içinde "Garipler Kitabı"nı okuyan "gâh olur gurbet vatan, gahî vatan gurbetlenir" hikmetini kavrayanlara son Peygamber'in nidası şöyledir: "Gariplere müjdeler olsun!" (Müslim, Iman 232).

3. Tefekkür psikolojisi: Kendini hac ibadetine şuurlu ve plânlı olarak hazırlayan, gurbet psikolojisinin imkânlarıyla Leylâ'sı için çöllere düşen mü'minlere bu ibadetin bereketini sunan en önemli unsurlardan biri de "ibadet yoğun" bir mevsim yaşamalarıdır. Yaklaşık bir ay dünyevî i- şlerden uzak, ev ile Kâbe arasında, otel ile Mescid-i Nebî arasında geçen bu zaman dilimi birçok "hasta"lığımızı tedavi etmekte, kaba saba taraşarımızı eritmekte ve bizi farklı dünyalara taşımaktadır. Bu derûnî yoğunluk bizi dînî hayat ve hissiyâtın zirvesi olan gözyaşıyla tanıştırmakta ve bize ilâhî armağanlar sunmaktadır. Bu doyumsuz anlardır ki bizi tekrar o anı yaşamak için fırsat kollamaya sevketmekte ve şu mısralar vird-i zebanımız olmaktadır: Bir mübârek sefer olsa da gitsem Kâbe yollarında kumlara batsam. Niçin? Çünkü normal hayatımızda bir aylık "ibadet yoğun" bir mevsim yaşama imkânı hemen hemen yoktur. Çağdaş yaşama tarzı bize böyle bir fırsat sunamamaktadır. Bu psikolojik vasat olmayınca da dînî vecd ve coşkunluğu yakalamak mümkün olamamakta, ibadetlerin bize kazandırması gereken derinlik ve coşku yakalanamamaktadır. Günümüzde farklı kültürlerin insanımıza sunduğu "meditasyon" işte bu "ibadet yoğun" tefekkürün batı dillerindeki karşılığından başka bir şey değildir.

4. Vecd psikolojisi: Bu üç basamağı geçen mukaddes yolculuğun adayları "doya doya ve duya duya" bir hac mevsimi yaşayabilir, bütün bu sembollerin ardında saklı olan "huzur denizi"ne ulaşarak oradaki "inci"lere uzanabilirler. Bu atmosferi yakalayanlar mikattaki hazırlığa farklı bir gözle bakar, "kara donlu Beytullah"ın etrafında deli divaneler gibi döner, dönerken hacerü'l-esvede el eder, Safâ ile Merve arasını âşık ve mâşuk kanatlarıyla kateder, Arafat'taki vakfeyi marifet ve mahabbet yaygılarıyla gerçekleştirir, Mina'da taşlamayı tevbe ve istiğfar imkânlarıyla ikmal ederler.

Gittiği mekânların kudsiyetinin farkına varanlar, karıncayı incitmeyen, yeşil bir yaprağı koparmayan, saçının sakalının derdi- ne düşmeyen, sadece O'nun aşkıyla yanıp tutuşan bir gönül adamı noktasına yükselir. Bu hali derinleştirenler ödül olarak "gözyaşı" mevhibesiyle karşılaşır. Gözyaşıyla seyredilen dünya ise bambaşka bir dünyadır. Bu noktada kalb ayağıyla "eşyanın hakikati"ne giden yol açılır. Ilimden irfana ulaşılır. O zaman şu gerçek ortaya çıkar: "Ağlayanlar anlayanlardır." Ilâhî tespit ve tavsiye ise şöyledir: "Az gülsünler, çok ağlasınlar" (Tevbe, 82).

Bu psikolojiyi yakalayanlar Mekke ve Medine'de dost kokusu alabilir, dost yüzü görebilir ve dost sesi işitebilirler. Hazırlık sınıfını geçip gurbet sınıfının esrarlı dünyasına girenler duâ ve niyazlarla canân yurduna gidebilirler: Alma tenden cânımı Aman Allah'ım aman Görmeden cânânımı Aman Allah'ım aman Bir kez yüzün göreyim Pâyine yüz süreyim Anda cânım vereyim Aman Allah'ım aman. Âşıkım Muhammed'e Ol Resûl-i emcede Koyma beni firkate Aman Allah'ım aman. Hac yolculuğunu aşk yolculuğuna dönüştüren nice âşıklar Al- lah'ın evine ve Resûl'ünün gül bahçesine gittikten sonra teslim-i ruh etmiş ruhunu Allah'a, bedenini mukaddes toprakların ılık kumlarına tevdi etmiştir. Bu âşıklardan bir tanesi de Türk mûsıkisinin zirvesi Dede Efendi'dir. 1846 yılında hac ibadetini tamamladıktan ve son bestesini yaptıktan sonra orada, Minâ'da mâ şukuna kavuşmuştur. Beytullah'ın etrafındaki "baş açık yalın ayak" gönüldaşları tasvir eden Yunus'un şu mısralarının bestesi onun son eseridir:

Yörük değirmenler gibi dönerler
El ele vermişler Hakk'a giderler
Gönül Kâbe'sini tavaf ederler
Muhammed'in kösü çalınır bunda.

Semâda melekler kanat açarlar
Önde bir kılavuz Hakk'a uçarlar
Mü'minler üstüne rahmet saçarlar
Muhammed'in kösü çalınır bunda

. Derviş Yunus der ki gör n'oldu bana
Aşkın mahabbeti dokunur cana
Aklını ba şına devşir divane
Muhammed'in kösü çalınır bunda

Haccın Sembolik Anlamına Dair - Dr.Mustafa Öztürk

Arap dilinde "gitmek, yönelmek, ziyaret etmek" gibi anlamlar içeren hac kelimesi, bir fıkıh terimi olarak, imkânı olan her Müslümanın belirli bir zaman içinde, belirli mekânları ziyaret etmek ve beli bazı dinî görevleri yerine getirmek suretiyle yaptığı ibadete tekabül eder.

Hac, aslında manevî ve derunî bir tecrübedir; çünkü Islâm'daki diğer bütün ibadetlerde olduğu gibi hac ibadetinde de aslolan, ta'lil değil teslimiyettir; aklîleştirme değil içselleştirmedir. Daha açık birşekilde söylemek gerekirse hac, birtakım dinî ve/veya dünyevî faydalar içeriyor olmasından ziyade, öncelikle ve özellikle Allah emrettiği için yapılan ve yapılması gereken bir ibadettir. Esasen, ibadet ve ubudiyetin doyumsuz hazzı da burada saklıdır.

Kanaatimizce, aklın ta'abbudî alana müdahil kılınması, diğer bir deyişle, ibadetin rasyonalize edilmesi, kulluktan hasıl olan neşeyi törpüler. Çünkü akıl hep sebep, illet ve menatla meşgul olur. Bu yüzden durup dinlenmeden, "ne, niçin ve neden" diye sorup sorgular. Hac söz konusu olduğunda, akıl, doğasında mündemiç bulunan o isyankârlık uyarınca yine çok sorular sorar.

Evet, akıl sorular sormaktan kendini alamaz. Tıpkı Hz. Ömer'in Hacer-i esved karşısında, "Allah'a andolsun ki, senin zarar veya fayda vermeyen bir taş olduğunu biliyorum; eğer Rasûlullah seni istilâm ediyor görmeseydim, ben de seni istilâm etmezdim." (Buhârî, Hac, 57) veya "Eğer Rasûlullah'ı seni öperken görmeseydim seni öpmezdim" (Buhârî, Hac, 60) demekten kendisini alamadığı gibi... Ancak, Hz. Ömer'in bu ilginç sözünden de hemen anlaşılacağı gibi, ta'abbudi, alanda tayin edici unsur akıl ve ictihad değil iman, adanış ve teslimiyettir. Bu sebeple, ibadetin gerçek mahiyetini belirlemeye yönelik çaba, akıldan ziyade kalp ve gönülle kaim olmalıdır.

Nitekim Allah, hacca dair şöyle buyurur: "Safa ve Merve, Allah'ın dininin nişanelerindendir." (Bakara,158. Ilâhî semboller hakkında ayrıca bkz. Hac, 32, 36). Yani Safa ve Merve, birer ilâhî işaret ve nişanedir.

Bilindiği gibi insanlar, dinî ve gayri dinî pek çok şeye paha biçilemeyecek bir sembolik ve semiyotik değer atfeder ve bu değer atfını çoğu zaman, hatta hiçbir zaman aklen gerekçelendirme ihtiyacı hissetmediği gibi, tartışma konusu yapmaya da yanaşmaz. Çünkü, hayat sadece elle tutulup gözle görünen ve akılla temellendirilen eşya ile kâim değildir. Din ve ibadet denen dinî tecrübe de böyledir. Daha açıkçası, din sadece beyaz ve siyahtan, yani emir ve yasaktan oluşan bir alan değildir.

Bütün bu söylenenlerden Islâm'ın akıl dışı bir din olduğu sonucuna varılmamalıdır. Bilâkis, Allah'ın Kur'an'da emrettiği tüm vecibeler, mutlak surette pek çok hikmet içerir. Sözgelimi, namazın hayasızlıktan alıkoymak gibi çok önemli bir işlevi vardır. Zekât, sosyal adaleti tesis yönünde emsalsiz bir fonksiyona sahiptir. Oruç, hac ve sair vecibeler için de çok sayıda hikmetten söz edilebilir. Ancak bütün bunlar, birtakım dünyevî ve beşeri fay-dalar içermesinden ziyade, sırf Allah buyurduğu için ifa ve icra edilmesi gereken vecibelerdir.

Özetle, kulluk ya da ibadet, gizemli ve büyülü bir tecrübedir. Bunun gizemi irrasyonel oluşunda, büyüsü ise aşkın bir varlığa müteveccih oluşunda saklıdır. Islâm'daki hac farizasının ta şıdığı sembolik anlam da işte tam bu noktada tebarüz eder. Sözgelimi, Allah'ın tayin ettiği iki nişane olan Safa ve Merve arasında icra edilen sa'y, Müslümanın sırf Allah istediği için katıldığı bir yürüyüştür. Sa‘y adı verilen bu yürüyüşe Safa tepeciğinden başlanır ve Merve'de tamamlanır. Müslüman, Safâ ve Merve'de durup Kâbe'ye döner, ellerini duada olduğu gibi kaldırıp Allah'a hamdeder, tekbir ve tehlilde bulunur, Hz. Peygamber'e salât-ü selâm getirir ve yine dua eder.

Burada aslolan, aklı kapıdışarı ederek tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah'a yakarışta bulunmak ve yine tam bir tezellülle, O'nun huzurunda bulunmanın farkında olmaktır. Bu farkında oluş içinde Safa ve Merve, nesnel ve fiziksel durum ve konumundan bambaşka bir anlam kazanır. Dahası, onlar artık bir kaya veya toprak parçası değil, kendisine tezellülle dua ve niyazda bulunulan zat-ı ilâhiyyenin huzurudur. Çünkü, "Safa ve Merve bana ait birer nişanedir" diyen bizatihi O'dur.

Safa ve Merve hakkında söylediklerimiz, Kâbe'nin güneydoğu köşesine tavafın başlangıç noktasını belirlemek amacıyla yerle ştirilen 30 cm. çapındaki kara taş (Hacer-i esved) için de aynıyla geçerlidir. Tavafa başlama noktasını göstermek gibi bir pratik faydası bulunan bu taşın manevî değerine dair çok sayıda rivayet vardır. Bu rivayetler, birtakım efsanevi telâkkilerden kaynaklanmaktadır. Oysa hacer-i esved, önce Hz. Ibrahim'in sonra da Hz Peygamber'in ve ashabının hatırasını yadetmeye vesile olan bir sembol ve nişanedir. Nitekim Hz. Peygamber'den ve ashaptan gelen bazı rivayetler uyarınca hacer-i evsedi istilâm sırasında okunması müstehap addedilen duanın içeriği de açıkça bu noktaya i şaret etmektedir:

"Allah'ın adıyla, Allah en büyüktür. Allah'ım! Sana iman etmemin, kitabını tasdik etmemin, ahdine vefa göstermemin ve peygamberin Muhammed'in sünnetine uymamın bir işareti veya nişanesi olarak [Hacer-i esvedi istilâm ediyorum]." (Bismillahi ve'llâhu ekber. Allahümme îmânen bike ve tasdîkan bikitâbike ve vefâen biahdike ve't-tibâan li sünneti nebiyyike Muhammedin sallallâhu aleyhi ve sellem... (Bkz. Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, III. 239-240). fiu halde, hacer-i esved, özünde kutsal bir taş değil, Hz. Ibrahim'den başlayan ve Hz. Peygamberle birlikte devam edip günümüze kadar gelen bir dinî geleneğin ihya ve ibkasına vesile teşkil eden bir semboldür. Dolayısıyla, Allah'ın bu konudaki emrine boyun eğmek, kulluk ve itaat gibi manevî, ruhi ve derunî tecrübeleri birtakım ritüellerle izhar etmek gibi bir sembolik anlam taşır.

Işte bu sembolizm uyarınca Kâbe de Beytullah (zat-ı ilâhiyyenin evi) diye nitelendirilir. Kâbe Allah'ın evi olduğuna göre hac da bir bakıma sıla-i rahimdir. fiöyle ki, ebeveyn ve yakın akraba her zaman sevilir, bedenler ayrı olsa da gönüller onlarla birlikte olur çoğu zaman. Ancak gönüllerin bir olması, gerek sevginin ispatına, gerekse ayrılıktan doğan hasret ve özlemin giderilmesine kifayet etmez. Bizzat gidip görmek, ziyaret edip halleşmek, helalleşmek gerekir. Işte hac da bir anlamda, bizzat Allah Teâlâ'nın belirlediği mekânı ziyaret etmek ve böylece O'na müteveccih olan sevgiyi ızhar ve ispat etmektir. Bunun içindir ki, Müslüman telbiyede şöyle der: "Buyur Allah'ım, emrine amadeyim buyur! Davetini duydum, Sana yöneldim. fierikin yok Allah'ım! Emrine uydum, kapına geldim. Hamd Sanadır; nimet Senin, mülk senindir. fierîkin yok Allah'ım!"... Işte haccın ifade ettiği sembolik anlam bu yakarışta saklıdır. Vallahu A'lem.

Hacer-i esved, özünde kutsal bir taş değil, Hz. Ibrahim'den başlayan ve Hz. Peygamberle birlikte devam edip günümüze kadar gelen bir dinî geleneğin ihya veibkasına vesile teşkil eden bir semboldür. Dolayısıyla, Allah'ın bu konudaki emrine boyun eğmek, kulluk ve itaat gibi manevî, ruhi ve derunî tecrübeleri birtakım ritüellerle izhar etmek gibi bir sembolik anlam taşır.

Hac, manevî ve derunî bir tecrübedir; çünkü Islâm'daki diğer bütün ibadetlerde olduğu gibi hac ibadetinde de aslolan, ta'lil değil teslimiyettir; aklîleştirme değil içselleştirmedir. Daha açık bir şekilde söylemek gerekirse hac, birtakım dinî ve/veya dünyevî faydalar içeriyor olmasından ziyade, öncelikle ve özellikle Allah emrettiği için yapılan ve yapılması gereken bir ibadettir.

Varlıktan Hiçliğe Akmak - Dr.Ömer Menekşe

Tavaf, zerreden kürreye bütün bir âlemin zikrine dahil olmaktır. Kâbe etrafında öteler ötesine süzülüşün adıdır tavaf... Bedenin yükünü hafifletmektir. İnsanların nura koşan pervaneler gibi Kâbe'nin etrafında uçuşmasıdır tavaf... Deryaya düşen damlalar gibi aynı girdap içinde dönmektir.

Kâbe: Kıblegah

Masiva ile mavera arasındaki sınır çizgisidir Kâbe... Yüzümüzü beş vakit dönerken içimizin aydınlandığı yerdir. Yolunu şaşırmışların yönünü bulmakta zorlanmadıkları merkezdir Kâbe... Kuzey ve güney kollar onu... Doğu ve batı bekler onu... Bütün yönleri kuşatandır, yön gösteren kılavuzdur Kâbe...

Kâbe:, Beytullah

Kâbe, Beytullah... Yani Allah'ın evi... mü'minlerin kalbinin müşterek attığı bir mihrap ve "İnsanlar için vaz'edilen ilk ev..." takdir ve tebciliyle yüceltilmiş ilk mabed...

Kâbe... Temellerini Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in birlikte yükselttiği yüce mabed... Kâbe... Müslümanların kıblesi... bütün camilerin merkezi, temsilcisi ... Gözlerin ve gönüllerin he-defi... milyarlarca insanın vuslat için, ona kavuşup eteğine tutunarak gözyaşı dökmek için, etrafında büyük bir aşkla dönmek için can attığı kutsal mekân...

Kesrette Vahdet

Kâbe, siyah örtüsüyle, beyazlara bürünmüş insanları kendine çeken, cazibesiyle etrafında dön-düren, kesrette vahdeti sağlayan mekan...

Kâbe... Varlıktan hiçliğe akmak, hiçlikte yine kendini bulmaktır. Orada açılır kilidi üstümüze kapanan kapıların... Kâbe'de açılır kapısı gönül saraylarının... En zifiri karanlıklar Kâbe'de aydınlanır. Gönül dünyamızdaki karmaşa ve gerginliklerden kurtulup huzura erdiğimiz yerdir Kâbe...

Irkları, renkleri, milliyetleri, dilleri, sosyal statüleri farklı, fakat gayeleri ve hedefleri aynı milyonlarca Müslüman aynı heyecan, aynı amaç ve aynı aşkla hareket etmekte ve Kâbe'ye ulaşarak aynı düşünce ve ruh birliğiyle tavafa girmektedir. Bu bakımdan Kâbe, İslam kardeşliğinin canlı bir şekildekendini gösterdiği tabloları içeren sahnelerle doludur. Kâbe'nin etrafında tavaf edenlerin Harem-i Şerifteki muhteşem manzaraları bunun fiili olarak sahnelendiği bir alandır. Orada tevhidin simgesi olan birlik vardır. Çoklukta birlik olmak... Birlikte kendini yeniden bulmak... Müminler denizindekaybolmak ne büyük saadettir.

Kalp ve Kâbe

Teslimiyetin yeridir Kâbe, kâinatın kalbinin attığı yerdir. Allah'a bütün dış yönelişlerin merkezi nasıl Kâbe ise, iç yönelişlerin merkezileştiği yer de kalptir. Birisi maddî, diğeri manevî Kâbe'dir. Al-lah'a kulluk için kurulan (vaz'edilen) ev nasıl Kâbeise, Allah'a iman için insanın özünü teşkil edenyön de gönül evi olan kalptir.

Kâinatın kalbi Kâbe ile kalbin kâbesi iman buluştuğunda hakikat yörüngesine varılmış olunur.Uzağın ve yakının yakın olduğu bir vuslattır bu...

Kâbe, zamanımıza kadar çeşitli nedenlerle yıkılmış, fakat insan eliyle yeniden yapılmıştır. Kalp öyle mi? Sonlu somutun (Kâbe) inşası kolay; sonsuz soyutun (kalbin) inşası zordur. Bu yüzden Allah sevgisi için yaratılmış bu kutsal mekâna, gönüle zarar vermek, onu incitmek, kırmak bir bedbahtlıktır.

Gönül Kâbesinin ne denli önemli olduğunu gönüller sultanı Mevlâna şöyle dile getirir:

"Eğer senin gönlün varsa, gönül Kâbe'sini tavafet. Topraktan yapılmış sandığın Kâbe'nin mânâsı gönüldür. Cenâb-ı Hak görünen, bilinen suret Kâbe'sini tavaf etmeyi, kirliliklerden temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbe'si elde edesin diye sana farz kılmıştır."(Divan-ı Kebir. 3/430, Ötüken Neşriyat, trc.Şefik Can)

Tavaf

Tavaf, Hacerü'l-Esved'in hizasından başlayarak Kâbe'nin etrafında yedi defa dönmek...

Nazargâh-ı ilahi olan kalbimiz Beytullah'a dönükken başlar tavaf... Benmerkezimizin yörüngesinden çıkıp, Rabbimizin rızası dairesine girip ibadet aşkıyla dönmenin adıdır tavaf...

Dönerken Beytullah'ın etrafında, önce kendi özüne dönmektir tavaf...

Aynı mana etrafında döner milyonlarca insan... Bir kutlu dönüş ki saat yönünün tersine... Zamana meydan okurcasına...

Tavaf, zerreden kürreye bütün bir âlemin zikrine dahil olmaktır. Kâbe etrafında öteler ötesine süzülüşün adıdır tavaf... Bedenin yükünü hafifletmektir. İnsanların nura koşan pervaneler gibi Kâbe'nin etrafında uçuşmasıdır tavaf... Deryaya düşen damlalar gibi aynı girdap içinde dönmektir.

Yürekten bağlılığın sembolüdür tavaf... Her şeyi feda edebileceğimizi göstermektir yaratıcıya... O'ndan başkasına boyun eğmeyeceğimizin, yalnız O'na sığınacağımızın, O'ndan başkasına ibadet için yönelmeyeceğimizin işaretidir tavaf... Tavaf ilahi iradeye boyun eğmektir. "Teslim oldum Allah'ım, buyur, emrindeyim" demektir.

Tavaf ve Dönüş

Kâinatta her şey tavaf hâlinde... Zerreden kürreye her şey dönüyor...

Elektron çekirdeğin etrafında, ay dünyanın, dünya güneşin, güneş sistemi saman yolunun merkezi etrafında durmadan dönüyor.... Dönme ve değişimle ayaktadır kâinat...

Anlam denizi, hikmet deryaları da böyle değil mi? Düşünce çekirdeği etrafında döner duygular, ikisinin denge bütünlüğü sağlandığında anlam vücut bulur, hikmet taşları oluşur. Düşüncenin duyguyla buluşmasından doğan şevkin terkibiyle şekillenir anlamlar...

Uzun bir süreçtir kâinatın kurulması... Hikmet gergef gergef dokumuştur onu... Atomun yaratılması, moleküllerin oluşması... Nice devirlerin dönmesiyle gün yüzüne çıkmıştır dünya günü...

Kalbimiz kâinattan küçük ve kıymetsiz mi? Onun kurulumu için de kâinatı izlememiz gerek-miyor mu? Kâinatın özü insan, insanın modeli kâinatsa birbirimize bakarak öğreneceğimiz çokşey var.

Güzellik, kâinatın kapılarını kalple, kalbin kapılarını kâinatla açmakla kendini gösterir, hayat lezzete döner. Kapılar karşılıklı kapalıysa her yer karanlıktır. Gönül kapılarını açmak gerek...

Kutlu Yolun Kutlu Yolcusu - Dr. Senai Demirci

Bir buz tanesi havuzda eridiğinde benliğini ve biçimini yitirir. Görünüşte kayıp içindedir ancak bir havuza katılmıştır ve varlığını havuza dönüştürmüştür. Hac yolcusu da kimliğini kardeşlerinin havuzunda eritmeye hazırlanır.

Dünyanın bütün yolları hacının kalbine çıkar. Kutlu yolcu, hayatının içinde göllenen tutku ırmaklarının yatağını Kâbe'ye yönlendirir. Su gibi başını taşlara vura vura, vardığı her yeri hayata boğarcasına, uğradığı her yöreye can sunarcasına, Sevgili'nin evine doğru akar. O güne kadar ona gelen bütün yollar, kalbinde kavşaklanıp Kâbe'nin yönüne yönelir. Hac yolcusu, kâinatın kalbine varan yola düşer.Varlığın yoğrulduğu mekândır Mekke; kulluğun kristalleştiği andır Kâbe'ye varış.Her hacı, Kâbe'nin eteğinde biriken secdeleri Rabbin katına taşıyan nurâni kuşun kanatlarının teleklerindeki tüylere tutunmaktadır. Varlığın kalbine doluşan kan olur da, Kudret Eli'nin heran tuttuğu kevnin nabzına katılır. Hac yolcusu, varlığın biricik nişanesidir. Hac yolcusu varlığını sadeleştirir; kimliğini bire indirir. Rabbi adına olmayan bağları çözer, nefsi adına yüklendiği yükleri üzerinden atar. Rabbi'yle ünsiyeti olan insandır o sadece. Her beşerin unutayazdığı sözü yeniden hatırlayandır: "Ben Senin kulunum." Her ademoğlunun vazgeçebileceği vaadin hatırlatıcısıdır: "Ben Allah içinim ve Allah'a dönücüyüm." Yol yolcuların adımlarıyla yol olur. Yol yolcuların bakışlarıyla güzelleşir. Hac yolcusu, yeniden var edildiğini bilir.Bir buz tanesi havuzda eridiğinde benliğini ve biçimini yitirir. Görünüşte kayıp içinde dirancak bir havuza katılmıştır ve varlığını havuza dönüştürmüştür. Hac yolcusu da kimliğini kardeşlerinin havuzunda eritmeye hazırlanır. Yolun sonunda, yola başlarken yanında taşıdığıvarlığını Kâbe'nin girdabında yitirecektir. Varlığının dibine vardığı yerde nurânî bir kevsere katılır; ruhunu kutlu nefhaya iade eder. Artık hacı olur; haccın anlamına sembol olur.Hac yolcusu, yolun sonuna varamaz.Yol ehli bilir ki yol da yolun sonu kadar güzeldir. Yolcuya yürümek düşer; yolda olmak yakışır. Haccın sonunda durulmak yoktur hacıya. Kâbe'nin eteğinde durmak yoktur yolcuya. Alnının değdiği yerde yeni bir yolculuğun kapısı bekler hacıyı. Kıblesini bulduğu anda yeni yolculuklara kanat açar hacı. Yolun sonu Kâbe de-ğildir; çünkü aslolan ev değil, evi bize sevgilieyleyen Sevgililer Sevgilisidir. Hac yolcusunun gözlerinde ışıltılar saklıdır. Dönse de, verdiği sözden dönmez hacı. Geri gelse de, Kâbe'den gelmez. İster istemez bıraksa da, kutlu ellerini bırakmaz En Sevgili'nin. Aramızdadır ama ötelerin türküsünü söyler bize. İçimizdedir ama başka dünyaların sırrını fısıldar yüreklerimize. Herkesin sona bıraktığını öne almıştır hacı; Kâbe'nin Rabbine yakınlık sevdası vardır alnında. Herkesin öne aldığını sona bırakmıştır; dünyanın kavgasına uzaklık hevesi vardır gözlerinde. Bakınca sanki Kâbe görünür gözlerinin ışıltısında. Alnında Hacer'ül Esved dokunuşu taşır gibidir. Ellerinde En Sevgili'nin selâmı çiçeklenmektedir. Yüzünde ötelerin muştusu saklıdır.

Hac yolcusu, bulduğunu yitirir, yitiğini bulur. Hep avuçlarında bulduğu dünyayı avuçlarından dökerek giyer ihramını yolcu. Hep ellerinde biriktirdiği mülkü savurarak diline dolar"Lebbeyk!"leri. Hep kalbini bağladığı sevdaları yüz üstü bırakarak yüzünü kıbleye çevirir hac yolcusu. Hep çok eylediği varlığını azaltarak,hep var bildiği benliğini yitirerek gelir Rabbiyle tanış olmaya. Elinde olanları yitirdiği anda, kalbinin aradığını bulur. Yetimlikten kurtulur; rahmetin kucağında bulur kalbini.

Hac yolcusu, hevasını susturur. Heva ve hevesi var bildik; rüzgâr gibi elimizle dokunamadığımız halde önünde eğildik, sürüklendik, savrulduk. Niyetimiz ise amelin rengi olduğu halde, hayatın hayatı olduğu halde, sular gibi kurudu, yokluğun kuyusuna çekildi. Hac yolcusu niyetini kuyulardan çıkarıp yeniden kalbine alır. Yeni bir niyetin serinliğinde başka niyetlerini yok edip, hevesini hükümsüz eyler, hevasını susturur. Yalnız niyet konuşur; yalın bir niyetle Kâbe'nin yüzüne döner. Bilir ki, asıl kıble niyettir; Kâbe niyetlerin göllendiği denizdir. Niyetlenenlerin niyetlerinden kana kana içer.

Kâbe'nin eteğinde durmak yoktur yolcuya. Alnının değdiği yerde yeni bir yolculuğun kapısıbekler hacıyı. Kıblesini bulduğu anda yeni yolculuklara kanat açar hacı. Yolun sonu Kâbe değildir; çünkü aslolan ev değil, evi bize sevgili eyleyen Sevgililer Sevgilisidir.